İZMİR’İN MUCİZE ÇARŞILARI

Yorum bırakın
Türkiye

Saat Kulesi’ne ve az önce esmeye başlayan imbata sırtımı verip eski bir liman sahili boyunca uzanan çarşıya girdim. Lakin görünürde ne deniz ne antik çağların kürekli ticaret gemileri ne de poyraza yelken açmak için bekleyen çektirmeler vardı. Sular bu kıyıdan çoktan çekilmiş, geriye imbat rüzgârlarını ve tarihin en eski çarşılarından birini bırakmıştı.

Bugünkü adıyla Kemeraltı Çarşısı, İzmir’in en namlı alışveriş mekânlarından biri. Yolu bu şehirden geçmiş olanların da İzmir adını duyunca gözünde ilk canlanan yerlerin arasında. Çarşının ana caddesi çok da eski olmayan tarihlerde insan eliyle doldurulmuş bir iç limanın eski kıyı çizgisi boyunca uzanıyor. Kalabalık, gürültülü ve karmakarışık bir yer burası ancak tarih boyunca şehrin ekonomisini belirleyen önemli bir ticaret ve finans merkezi olmuş.

İzmir’de deniz ile karanın ilişkisi, ilk insan yerleşimlerinin başladığı zamanlardan bu yana sürekli değişmiş. Sahil şeridi, kâh doğal hareketlerle ve nehirlerin getirdiği alüvyonlarla kâh fatihlerin iç kaleyi almak için denize doldurdukları kayalarla kâh belediyelerin yeni düzenlemeleriyle sürekli değişmiş. Şehir kuruldu kurulalı körfezin kıyı haritası, bir ileri-bir geri gidip gelmiş. Bu değişim sadece kıyı şeridinde değil aynı zamanda şehrin ekonomisinde de etkisini göstermiş. Şehir, ticaretin yıldızı parlayıp sönerken altın çağlar yaşarken gözden düştüğü zamanlardan da geçmiş. Körfezdeki ticaretin başlıca vesilesi olan limanın önemi, değişen kervan yollarına bağlı olarak farklılaştığı gibi denizciler yeni rotalar ve kıyılar keşfettikçe de artıp azalmış. Her şeye rağmen Kemeraltı Çarşısı, bir zamanlar iç limanın kıyısı boyunca uzanan hareketli bir çarşı olma özelliğini tarih boyunca korumuş. Bu yüzden de İzmir denilince imbat rüzgârı, Saat Kulesi ve Kemeraltı ilk akla gelen adlardan birkaçı.

Kemeraltı’nın mucizeleri

Çarşının deniz tarafında, yani Saat Kulesi’ne ve imbata açık olan tarafındaki giriş, bu vaveylalı cümbüşe dâhil olmanın yollarından sadece bir tanesidir. İki yüz yetmiş hektarlık alana yayılmış çarşı, dört tarafını çevreleyen geniş bulvarlara açılan onlarca sokakla şehrin ortasına atılmış bir örümcek ağı gibi durur. Bir tarafında Konak semti, diğerinde Çankaya ve İkiçeşmelik semtleri vardır ve nereden girerseniz girin tarihi çarşının sokakları insanı içine çeker.

Kemeraltı Çarşısı, deniz tarafındaki Konak Meydanı’ndan başlayan bir yay çizerek ve eski İzmir’in yerleştiği Kadifekale’ye sırt vererek uzanıyor. Bu caddeye bir ucundan girip öteki uçundan çıkarak geçip gitme sevdasıyla giren hiç bir yabancı, caddeyi yönünü şaşırmadan, istikametini değiştirmeden bir seferde boydan boya geçemez. Geçmesine de gerek kalmaz çünkü her taraftan aldığı görsel, işitsel, kokusal her türlü uyarıcı tarafından istese de istemese de baştan çıkarılır. Çünkü sağa sola açılan sokaklar, aralara giren geçitler ve cazip pasaj kapıları, daima yolundan çıkmasına, yönünü değiştirip aralara girmesine sebep olur.

Kemeraltı Çarşısı, bütün eski ve büyük çarşılar gibi karmaşık yapısıyla en olmadık yerlerde karşılaşılan sürprizleri, irili ufaklı mucizeleri, lezzetli atıştırmalıkları ve çayı kahvesiyle aslında şehrin eğlenceli köşelerinden biridir. Lakin her yerde olduğu gibi içi başka âlem, dıştan görünüşü bir başka dünyadır.

Çarşı esnafı, kentin yöneticileri, kanaat önderleri ve bilim çevreleri bugünkü hâlini hiç de onaylamadıkları Kemeraltı’nın düzenlenmesi için yıllardır çaba harcıyorlar. Kuşkusuz bu pek de kolay bir iş değil. Çünkü büyük bir alana yayılmış çarşıda, üç yüzden fazla iş kolunda binlerce meslek erbabı çalışıyor. Milyonlarca çeşit ürün pazarlanıyor, hafta içleri günde ortalama yüz elli bin, hafta sonları ise bir milyona yakın insan tarafından ziyaret ediliyor. Hele bayramlardan önce Kemeraltı tam bir panayır yerini andırıyor.

Çarşıya her zaman girdiğim yolun ters tarafından, İzmir’in en parlak zamanlarından kalma Agora tarafından girmeye karar verdim. Şehrin Roma döneminden kalan ve oldukça iyi durumda görünen eski çarşısı Agora, 178 yılında meydana gelen büyük depremden sonra elden geçirilmiş. Kalıntılar, 1931-1941 yıllarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış. Bugünkü çarşının doğu ucundan iki adım mesafedeki konumuyla Agora, İzmir’in binlerce yıl öncesine uzanan ticari geçmişini yansıtan aksın üstündeki en eski yapı. Zemini düzgün kesilmiş iri taş bloklarla döşenmiş, çeşmelerle ve anıtsal girişlerle bezenmiş dükkân kalıntılarının arasından geçtim.

Eski iç limana hâkim alçak bir tepeye kurulmuş Agora’nın tenhalığından çıkıp Kemeraltı’nın karmaşasına dalmadan önce bir zamanlar anıtsal yapıların bulunduğu ama bugün katlı otopark ve benzeri beton binalarla çevrilmiş bulvara çıktım. Arkamda kalan bölge, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Kemeraltı Çarşısı’nın uzantısı mahiyetindeymiş. Şehrin değişen ekonomisine paralel olarak ortaya çıkan yeni konaklama mekânları olan otellerden bazıları bu bölgeye kurulmuş. Benim konakladığım yer de elden geçirilmiş eski bir yapı, İzmir’in “hanlar” devrinden “oteller” dönemine geçiş sürecindeki ara örneklerden biriydi. Biraz han mimarisini andırıyor, ortasındaki üstü kapalı avlunun etrafına dizilmiş iki katlı odalardan oluşuyor, biraz da müstakil koridorlu otellere benziyordu.

Kaldığım odanın penceresinden bakınca dar bir sokak, zengin gazete çeşitleriyle küçük bir bakkal, kendi hâlinde bir balık lokantası, camları sıkı sıkıya kapatılmış eski bir birahane ve kapı önlerine çıkmış ahbaplık eden mahalle sakinleri görünüyordu. Çıkıp Kemeraltı’na doğru yürüdüm. Şehrin merkezinde, küçük bir semt çarşısının ortasındaydım. Ortam kıvamını bulmak üzereydi. Üç bıçkın, mahalle pastanesinin alçak saçağının altında, taş duvara yaslanmış, tespih çekerek etrafı seyrediyordu. Karşı fırından yükselen taze ekmek kokusu ortalığı sarmıştı. Yüz metre arayla iki hamamın şifalı sularını övüp müşteri toplamak için astığı teneke tabelalar, rüzgârla sallanıyordu. Sokağın iki tarafındaki onarılmış eski oteller, bakımlı görünümleriyle hiç de sıradan değildi.

Hanlardan otellere

Bir ticaret merkezinde iş kapasitesini ve ticari performansı anlamanın ölçütlerinden biri de konaklama tesislerinin durumudur demek yanlış olmaz. İzmir’de çarşıların gelişim sürecini, ticari eğilimleri ve etkinlikleri anlamak için bir zamanların hanlarına, sonra otellere, şimdi de bol yıldızlı konaklama tesislerine bakmak gerekir. Ülkenin tarihiyle birlikte bir şehrin potansiyelleri ve bir çarşının kaderi buradan okunabilir.

İzmir’de bugün de çarşı içinde birkaç tanesi aktif olarak kullanılan hanların yaygın biçimde kuruluşu, 17. yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor. 1566 yılında Sakız Adası’nın, 1571’de Kıbrıs Adası’nın fethi deniz ticaretinde Osmanlı’nın etkinliğini artırdığı için daha önce küçücük bir kasaba görünümünde olan ve oldukça elverişli bir limana sahip bulunan İzmir, zenginleşmeye başlamış. 1680 tarihinde Halep’in alınmasının ardından ticaret yolları önemli oranda değişmiş ve kervan ticareti İzmir Limanı’na uzanmış. Artan ticaretle birlikte gerek kervanların mallarını indirecekleri, tasnif edebilecekleri, depolayacakları tesislere gerekse de gelen tüccarların rahatça ve güvenlik içinde alışveriş yapacakları mekânlara ihtiyaç duyulmuş. İşte bu nedenle 17. yüzyıldan başlayarak İzmir’de iki yüz yıl boyunca çok sayıda han yapılmış. Bugün Kemeraltı’nda birkaç örneği kalmış hanlar ticaretin o hareketli günlerinden kalmış.

Agora’dan çıkıp Mezarlıkbaşı’ndan geçtikten sonra önümü kesen geniş Gaziosmanpaşa Bulvarı’nda araçlar sabahın erken saatlerinden beri amansızca akmaya devam ediyordu. Yolun karşısında her biri Kemeraltı’nın derinliklerine giren yelpaze gibi açılmış bir dolu sokak vardı. Herhangi birinden bu çarşıya adım atınca, sanki insan bedenlerinden dalgalarla köpüren bir denize dalmış gibi olunuyordu. Yine de birbirine sürtünüp çarpışmadan herkes yoluna gitmeyi, istediği dükkâna girip çıkmayı ve beğendiği vitrini seyretmeyi başarıyordu. Ya dar sokaklar böyle gösteriyordu ya da İzmir’in yarısı çarşıya inmiş alışveriş ediyor, piyasa yapıyor, can sıkıntısı gidermeye çalışıyor, vakit öldürüyor ve kim bilir şimdi aklıma gelmeyen hangi maksatla çarşı içinde dolaşıyordu.

Hiç kuşkusuz Kemeraltı, satılan malların çeşitliliği kadar esnafın çeşitliliği ve sabahtan akşama kadar sokakları dolduran ahalinin farklılıklarıyla da bir portreler galerisiydi. Bu çarşıda geçirilecek birkaç gün içinde, şehrin sosyal tipolojisi, ekonomik panoraması ve insan manzaraları hakkında fikir sahibi olmak mümkündü.

Kemeraltı’nda elbisecilerin sokağında yürüyordum. İstikametimi aşağı yukarı kestirebiliyordum ama nereden ne zaman geçerek nereye varacağım pek belli değildi. Dükkânlar alçak tentelerini çekmiş, güneşten korunuyordu. Bazı sokakların üstü eğreti sac levhalarla kapatılmıştı. Derme çatma saçakların bazısı yola doğru uzatılarak gölgelik yapılmış, dükkânın önüne asılan elbiseler hava şartlarından korunmuştu. Bu karmaşanın içinde gökyüzünü görmek mümkün olmadığı gibi çarşı vitrinlerinin erken yanmış ışıkları da hep akşamüstü hissi veriyordu. Batı istikametini kaçırmamaya çalışarak döne dolaşa denize doğru iniyordum.

Çarşı kalabalığı, bayram öncesi telaşına kapılmıştı. Bütçede gedik açmadan ihtiyaç giderebilme kaygısıyla alışveriş ediliyordu. Şehrin oldukça dar gelirli kesiminin rağbet ettiği Kemeraltı’na daha varlıklı kesimler sadece bu çarşıda bulunabilen bazı çeşitleri almak için çıkıyorlardı. Saatlerdir dolaşmaktan yorulmuş ve kalabalıktan ürkmüş çocuklarını çekiştirerek aradıklarını bulamamanın hırsını çıkaran genç anneler, yanlarında bezgin gezinen erkeklerle aldırış etmeden alışverişe devam ediyorlardı. Kalabalık ailelerin ufak oğlan çocukları hiç anlamadıkları gibi pek de ilgilenmedikleri bir olayın içindeydiler. Arada bir karşılarına çıkan ve ucuz oyuncak satan dükkânlardaki plastik tabancaların başına dikilip “İsterim!” diye tutturuyorlardı, hepsi bu. Esnafın müşteri toplama iradesinde hiç bir eksilme görülmüyor, şevkle haykırarak mallarını övüyorlardı.

Kemeraltı içindeki bu yürüyüş sırasında kâh bir mahalle pazarına girmiş kâh İşportacılar Çarşısı’na dalmış kâhsa tarihi bir mekânda görmüş geçirmiş esnafla karşılaşmıştım. Çığırtkanların rahatsızlık verici naralarına maruz kalmış ve kime çarpacağı belli olmayan hanutçuların yarı tehditkâr davetlerinden ürkmüş vaziyette geziyordum. Çok geçmeden kayboldum. Mevsim sonbahardı, ayvalar henüz çıkmamış ama narlar bütün bereketiyle tezgâhlara saçılmıştı. Ege’nin nadide sebze meyveleriyle birlikte, iri taneli küçük çekirdekli narlardan da maharetle sıkıp plastik bardaklarda sunan tezgâhlardan birine yanaştım.

Çarşıya gireli iki çeyrek geçmişti ama daha yüz metre yol gelmiş miydim emin değilim. Gerçi bu çarşılarda mesafe denilen şey tamamen anlamsız kalır. Tıpkı gidilecek istikamet gibi, geçilen mesafenin de pek önemi yoktur. Bütün eski çarşılarda gezinirken yön de mesafe de, insanın gönlüne göre yeniden inşa edilen birer tasavvur haline gelir. Bir bardak mayhoş narı içtikten sonra rengiyle beni cezbeden sokaklardan birine girdim. Burası eski zamanlardan beri aynı işlevi sürdüren Balık Pazarı’ydı.

Buradan itibaren yönümü toparlamam mümkün olacaktı. Aklıma Kızlarağası Hanı’nı koyup, çıplak ampullerin ışığında esnafın konserve kutusuna doldurarak serptiği sularla tezgâhlarda ışıl ışıl yanan balıkları geçip Yemişçiler Çarşısı’na yöneldim. Kemeraltı’nda, adları hâlâ yaşayan ancak adlarının temsil ettiği iş kollarıyla uzaktan yakından ilgisi kalmamış çarşılar ve bedestenler vardı. Belirli iş kollarına göre ayrılmış geleneksel düzenin sürdüğü dönemde adını almış olanlardan Demirciler Çarşısı, Sandıkçılar Çarşısı, Keresteciler Çarşısı, Gözlemeciler Çarşısı, Çandırlar Çarşısı, Bakır Bedesteni, Fazıl Ahmed Paşa Bedesteni, Yol Bedesteni, Samancı Çarşısı, Odun Pazarı ve Mısır Çarşısı bunlar arasında en bilinenleriydi. Günümüzde bu çarşıların hepsinde farklı iş kollarında çalışan dükkânlar, yan yana dizilmişti. Çarşıların adları ise sadece adres belirlemekte işe yarıyordu. İzmir’in namlı hanları gibi hareketli çarşıları da yeni zamanın koşullarına uyum sağlarken kimliklerini tümüyle terk etmişlerdi.

Kemeraltı konusunda çalışmaları olan ve çeşitli makaleler yayımlayan Sibel Ecemiş Kılıç ile Muhammed Aydoğan, Kemeraltı’nın bugünkü durumunu açıklarken küçük el üretiminden sanayileşme sürecine geçişte yaşanan kentsel değişimlerden söz ediyor ve “Birçok sanayileşmiş ülkede de benzerleri yaşanan merkezin sanayisizleşmesi ve daha sonra metropolün merkezliğini kaybetmesi süreci Kemeraltı’nı İzmir’in ticari yükünü taşıyan bir ekonomik merkez olmaktan çıkarmış, çok fonksiyonlu bir perakende ticaret alanına dönüştürmüştür. Barındırdığı perakende ticaret ise küçük mekânlara yerleşmiş ve parçalı mülkiyet dokusu üzerinde yer almıştır. İhtisaslaşma zaman içinde kaybolmuş ve farklı kullanımlar yan yana bulunmaya başlamıştır. Bina ve arsa değerleri arasındaki çelişki, bir yandan tarihi yapıların yıkılarak çok katlı olarak yenilenmeleri sürecini tetiklerken, diğer yandan da mülk sahipliliği konusundaki problemler ve benzeri nedenlerle bu dönüşümü yaşayamayan yapıların çoğu atıl durumda kalmıştır. Diğer yandan özellikle kent çeperlerinde ortaya çıkan büyük marketler, plazalar ve ticaret merkezleri, kent merkezindeki perakende ticaretin niteliğinde ve kullanım biçiminde farklılaşmalara yol açmıştır. Böylece Kemeraltı fiziki, çevresel, işlevsel ve ekonomik anlamda eskime sürecine girmiş ve içerisinde birçok önemli sorunu barındırır hâle gelmiştir.”

Kemeraltı’nın İzmir’i kitabının yazarı Hakan Kazım Taşkıran da şehrin bu en eski çarşısının problemlerine değinirken söyle diyor: “Bir kenti ayakta tutan ve iskeletini teşkil eden en önemli kültürel ve ticari mekânların sessizce bölgeyi terk etmesi, bunların içinde İzmir’in ticari geçmişinde önemi olan şirketlerin, merkezlerini önce Kemeraltı dışına, ardından İstanbul’a taşıması ve bu durumun günümüzde de sürmesi, İzmir’i olduğu kadar Kemeraltı’nı da güçten düşürmüştür. Kemeraltı’nı ‘canlandırma’ konusunda yapılan girişimlere bakıldığında ise zaten canlı olan Kemeraltı’nın canlandırılmaya ihtiyacının olmadığı görülecektir. Kemeraltı’nın sorunu cansızlık ve hareketsizlik değil, kültürel mirasın korunması bağlamında nitelik ve yalınlık sorunudur. Kemeraltı esnafının, çarşının geçmişini, kapasitesini ve ruhunu anlamaya çalışma yolunda çaba harcamaya çalışmaksızın ne iş yapılırsa yapılsın yeter ki talep artsın beklentisini aşması ve bu konuda etraflıca düşünmesi gerekmektedir.” Kazım Taşkıran’ın bu görüşleri kuşkusuz Kemeraltı Çarşısı’na dışarıdan bakarak söylenmiş sözler, turistik görünüşünü cilalamak için edilmiş laflar değil. Doğrudan doğruya bir çarşı gerçeğinin saptanması. Şehrin bu değerli varlığına pek de olumlu katkıları görülmeyen değişim süreci karşısındaki durumu tespit ederken aynı zamanda bir çare arama kaygısı taşıyan çok sayıda kişi ve kurum mevcut. Aynı kaygılar İzmir’de konuyla ilgilenen akademik çevrelerde de belirgin olarak görülüyor. Yerel yönetimin yanı sıra kentin kanaat önderleri de Kemeraltı’nın kaderiyle yakından ilgileniyor.

Çarşının tarihi ve kültürel öneminin farkında olan esnaflardan bazıları bir araya gelerek dernek kurmuş, daha elverişli bir Kemeraltı yaratılması için neler yapılması gerektiğine dair fikir geliştirmişler. İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Mehmet Gülaylar ile çarşı içindeki dededen kalma dükkânında konuşuyoruz. Üç kuşaktır manifaturacılık yapan Gülaylar, derneğin adındaki “Tarihi” vurgusuna dikkat çekerek Kemeraltı’nın sadece burada çalışan esnafı ilgilendiren bir mekân olmadığını özellikle belirtiyor. Son dönemde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle çok sayıda esnafın kepenk kapattığını ama çarşıyı olumsuz etkileyen esas faktörün kötü fiziksel koşullar ve planlama yanlışları olduğunu söylüyor

Kemeraltı Çarşısı içindeki on altı bin dükkândan bugün sadece dokuz bini açık. Bir dönem uygulanan planlar gereğince pek çok dükkân ve atölye boşaltılmış. Boşaltılan mekânlara yeniden işlev kazandırılmayınca çok sayıda metruk yapı ortaya çıkmış. Çarşı içinde insansız çöküntü alanları oluşmuş.

Esnafın bir araya gelerek çarşının potansiyelini ciddi olarak etkileyen alışveriş merkezleri ile rekabet edebilmesi için kurulan dernek, çarşının tarihi değerlerine uygun bir ortam yaratmayı, esnafın gelirini artırıcı önlemler almayı, mekân düzenlemesini tamamlamayı öncelikli hedefleri arasına koymuş. Ama asıl yeni ve uygulanabilir bir çarşı yönetim modeli üstünde derinlemesine çalışmalar yaptıkları anlaşılıyor. Kemeraltı gibi köklü ve devasa büyüklükteki çarşılar için bugüne kadar uygulanan dikey yönetim modellerinin Kemeraltı gibi değişken ve dinamik bir yapıya sahip çarşılarda artık işlevsiz kaldığını söylüyorlar.

İzmir Türkiye’nin en çok göç alan illerinden biri. Bunun yanı sıra yeni kentlilerin yerleştikleri ve çalıştıkları yerler, şehrin tamamına dağılmıyor, eski kentte yoğunlaşıyor. Bu nedenle bir entegrasyon süreci yaşanmadığı gibi kısıtlı iş alanlarını çoğaltacak, istihdamı artıracak bir çarşı da bulunmuyor. Kemeraltı’nın iyileşmesinden tüm İzmir’in fayda sağlayacağını belirten Mehmet Gülaylar, “Çarşı’nın tarihi atmosferi en değerli ürünümüz olmalıdır.” diyor.

İzmir’e bahşedilen lütuf: Kızlarağası Hanı

Adına en uygun işlerle esnafın çalışmaya devam ettiği Şekerciler Çarşısı’ndan geçerek Kızlarağası Han’a doğru dümen kırdım. Aslında yelken açtım desem de olurdu. Çünkü gerçekten çarşının zaten dar olan ana caddesinde ortaya sıralanmış işporta tezgâhlarının yarattığı sıkışıklık bir yana, mal satmaya çalışan çığırtkanların arasından sıyrılır sıyrılmaz derin bir nefes almıştım. Hatta denizden esen meltemi hisseder gibi olmuş, ferahlamıştım. Bir bu nedenle, yani melteme yelkenlerimi açmış gider gibi olduğum için ”Kızlarağası Hanı’na dümen kırmıştım.” dedim, bir de ilk yapıldığında bu hanın tam denizin kıyısında olduğunu biliyordum, onu vurgulamak için söyledim. Hana mal getiren koca ahşap tekneler melteme yelken verip dümen tutarak iç liman ağzından girer, demir atmadan palamarlarını hanın önündeki babalara bağlardı. Bugün arabalar ile motosikletlerin gelip geçtiği yerde deniz vardı ve ben o denizde süzülür gibi Kemeraltı’nın en sakin limanlarından birine Kızlarağası Hanı’na doğru gitmekteydim.

Kızlarağası Hanı, çarşı içinde restorasyonu tamamlanarak yeni işlev kazandırılmış tarihi mekân olarak örnek gösteriliyor. 1650-70 yılları arasında iç limanın bir kısmı doldurularak kazanılan bölgeye bugünkü çarşı kurulduktan yetmiş yıl kadar sonra, 1744’te Kızlarağası Hanı yapılmış. Hana adını veren Kızlarağası Beşir Ağa’nın oldukça ilginç bir hayat hikâyesi var. Köle olarak sarayda başlayan macerası, Kızalarağası unvanını alarak devam ediyor. Bir dönem gözden düşünce sürgün ediliyor sonra afla geri dönüyor. Aynı zamanda büyük bir tüccar olan Beşir Ağa, İstanbul, İzmir ve Şam’da kıymetli kumaş ve çuha imalatıyla uğraştığı gibi toptan ticaretini de yapan oldukça hayırsever bir kişi. Büyükşehirlerde çeşmeler, medreseler, hamamlar yaptırmaktan geri kalmıyor.

Kızlarağası Hanı, diğer uzun yol menzillerinin çoğu gibi iki katlı inşa edilmiş. Üst kat daha çok varlıklı tüccarların dinlenme ve istirahatına ayrılmış. Alt katta ise ahırlar ve hizmetlilerin konaklayacağı odalar bulunuyor. Ayrıca dükkânlar ve depolar da bu kata yerleştirilmiş. Hanın oldukça geniş avlusu müşterilerin dolaştığı, pazarlık ettiği, tüccarların buluştuğu hareketli bir mekânmış.

Değişen ekonomik koşullarla birlikte zaman içinde yapının işlevleri de farklılaşmış. Yeni oteller açıldıkça hanların müşterisi azalmış, sonunda konaklayan kalmayınca tüm odalar dükkân ve depo olarak kullanılmaya başlamış. Yüzyıllar içinde eklentilerle ve değişikliklerle günümüze kadar gelen ve boş olduğu yıllar içinde oldukça tahribat gören han, restore edildikten sonra turistik çarşı olarak kullanılmaya başlamış. İki tarafındaki bedestenlerle birlikte hanın tamamında iki yüz elli sekiz dükkân çalışıyor.

Kızlarağası Hanı ile ilgili yayınlanmış kapsamlı bir kitabı bulunan Ali Erkal, “Sadece Kızlarağası Hanı, mülk sahiplerinin gayret ve fedakarlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün anlayışı sayesinde oluşturulan iş birliği sonunda kısmen restore edilerek kısmen de rekonstrüksiyon uygulanmak suretiyle kurtarılabilmiştir.” diyor. Bugün İzmir’de bu han ve birkaç cami dışında Osmanlı döneminden kalma kayda değer başka bir eser bulunmuyor.

Oysa 19. yüzyılın başlarında Sulu Han, Fazlıoğlu Hanı, Küçük Demir Hanı, Abacıoğlu Hanı, Mirkelamoğlu Hanı, Büyük Karaosmanoğlu Hanı, Selvili Han, Yeni Han, Kadıoğlu Han, Büyük Vezir Hanı, Büyük Kuzuoğlu Hanı, Manisalıoğlu Hanı, Girit Hanı, Arap Hanı, Esir Hanı, Abdurrahman Hanı, Çakaloğlu Hanı, Musevit Hanı, Cambaz Hanı ile birlikte adları bilinen ancak kendilerinden bir iz bulunmayan yedi hanı da sayarsak çarşı hanlarının toplam sayısı otuza yakınmış.

Biraz o zamanların havasını almanın biraz da 1988’de başlayan restorasyondan önceki yıkıntı hâlini bildiğim hanın son durumunu görecek olmanın heyecanıyla Kızlarağası Hanı’na girdim. Ana kapıdan yüksek kemerli kısa bir koridorla avluya geçer geçmez devasa bir naylon perdeyle karşılaştım. Perdenin arkasındakiler, avluda oturmuş çay, kahve içiyor, nargile tokurdatıyorlardı. Çepeçevre dükkânların hepsi açıktı ve çok yoğun sayılmasa bile, belirli bir alışveriş hareketliliği izleniyordu. Burası daha çok İzmirlilerin tarihi bir ortamda sohbet ettikleri, takı, fular, küçük süs nesneleri ve hediyelik eşyalar satın aldıkları turistik bir çarşıydı. Hanın iki tarafında iki büyük bedesten vardı. Bu bedestenler, han duvarları boyunca uzanan iki taraflı dükkânlardan kurulu Çuha Bedesteni ile Cevahir Bedesteni’ydi. İki bedestenin birer uçları tıpkı hanın ana kapısı gibi ön tarafa, eskiden denizin bulunduğu yere açılıyordu, diğer uçları ise Bakır Bedesteni olarak bilinen koridora bağlanıyordu. Hanın avlusunda çepeçevre dolaşarak geniş bir kare çizdikten sonra aynı yürüyüş bedestenlerin koridorlarında da yapılıyor, böylece yüzlerce dükkânın ve tezgâhın hepsi bir resmigeçit izler gibi görülebiliyordu.

Kızlarağası Hanı’ndaki bunca renk ve ışık cümbüşü içinde ve hediyelik eşya çeşitlerinin yarattığı hayli uyarıcı ortamda dolaşırken yorgunluktan helak olanlar, mecalleri kalmışsa eğer, ikinci kata çıkıyorlar. Biraz daha sakin bir yerde, kalın taş duvarların insanın bedeniyle birlikte ruhunu da dış dünyadan ister istemez koparıp aldığı bir mekânda dolaşıyorlar. Ben de batı koridoruna girmiş uzakta gördüğüm kitapçı vitrinine doğru yürürken, önünden geçtiğim demir parmaklıklı pencereden ince bir ney sesi süzülünce olduğum yerde kaldım. İçeri baktım, genç bir öğretmenin karşısına oturmuş üç kişi ney üflüyordu. Prova bitene kadar olduğum yerde kalıp onları dinledim. Karşımda zengin bir antikacının özenle sergilediği parçaların durduğu albenili bir vitrin vardı. Çaycı elindeki askıyla demli çay gezdiriyordu. Daha doğrusu arkadaki gümüş atölyesinden verilmiş bir siparişi götürüyordu ancak, durdurup bir bardak çay almama ses çıkarmadı. Çay eşliğinde ney konseri iyi geldi.

Kemeraltı’ndaki kalabalığın ağır havasından ve bedestenlerdeki eşyaların baskıcı renklerinden sonra sadece taşlar, küçük pencerelerden sızan ışık huzmesi ve sessizlik içindeki koridorlarda dolaşmak huzur vericiydi. Araştırmacı yazar Ali Erkal, kızıyla birlikte çalıştığı küçük sahaf dükkânında bir kitabı karıştırıyordu. Kızı deneyimli bir çevirmen olan Çiğdem Hanım, masadaki bilgisayarın başında bir metinle uğraşıyordu. İzmir, kısa süre öncesine kadar çok sayıda yayınevinin ve kitapçının bulunduğu, edebiyat eserleriyle birlikte nitelikli fikir dergilerinin de yayımlandığı ülkenin kültür hayatında önemli ve saygın yeri olan merkezler arasında önemli bir yer tutuyordu. Bugün yayınevleriyle birlikte çarşıdaki kitapçı sayısı da azalmıştı.

Hanın üst katındaki “Kooperatif” tabelasının durduğu kapıdan içeri göz atınca bir idare ofisinin geniş masasında bilgisayar ve kâğıt desteleri arasında çalışan Ayşe Altunay’ı gördüm. Handaki dükkân sayısı ve çalışanlarıyla birlikte barındırdığı sabit nüfus dikkate alındığında pek de küçük sayılmayacak bir köyün toplam nüfusunu geçiyorlardı. Hanın yönetimi, kısa ve uzun vadeli ihtiyaçları, iç haberleşmesi, bakımı ve onarımı esnaf tarafından seçimle belirlenen bir yönetim tarafından sürdürülüyordu. Ayşe Altunay yönetimin tam zamanlı üyesiydi. Handaki iş yerlerinden karnını doyuran herkes, hanın duvarları arasında evinden daha çok zaman geçiriyordu. Ama yaşadığı mekânı güzelleştirmek, iş verimliliğini artırmak ve daha elverişli bir çalışma ortamı yaratmak için gayret sarf edildiğini söylemek mümkün değildi. “Hâlbuki bu mekân buna layık. Burası İzmir’e bahşedilmiş bir lütuf” diyordu Ayşe Altunay.

Çarşıların yaşam biçimi ve alışveriş adabı

Taş merdivenlerden inerek Kemeraltı’nın fırtınalı bir denizdeki dip akıntısı gibi güçlü bir yönelmeyle bir o tarafa bir bu tarafa akan kalabalığına karıştım. Hindistan’da Koklata, Bangladeş’te Dakka, Pakistan’da Peşaver gibi muazzam kalabalıkların yaşadığı kentlerin muhteşem çarşılarında benzer şekilde sürüklenmek, zaman zaman akıntı dışına çıkarak alışveriş yapmak, tenha köşelerde çay içmek ya da uzun bir pazarlığa tutuşmak, alışverişin ayrılmaz parçasıdır. Sonra yine akıntıya kapılarak bir başka limana, bir başka vitrine ya da dükkân kapısına sürüklenir insan. Bu akış içinde aradığını bulabilmek büyük maharet gerektirir ki İzmirliler tıpkı bayram öncesi Mahmutpaşa Çarşısı’na girmiş İstanbullular gibi neyi nasıl yapacaklarını, nerede nasıl davranacaklarını bilirler.

İşportacıların katkısıyla semt pazarı görünümü kazanan Kemeraltı Çarşısı’ndan alışveriş edenler, keselerine uygun ürünler arasında en kalitelisini seçme kabiliyetine sahip oldukları için, durumdan herhangi bir rahatsızlık hissetmezler. Anadolu’dan yeni gelmiş, çarşı kalabalığına ilk kez girerek derinden etkilenmiş olanlar dışında herkes çarşının dilini kolayca çözer, kendi yolunu bulur ve kendi konforunu yaratır.

Doğu kültürünün eski çarşıları aynı zamanda bir yaşam biçiminin ve alışveriş adabının da mekânlarıdır. Yorucudur yorucu olmasına ve zaman alıcıdır ancak esnafla müşteri ilişkisinden esnafın birbiriyle ve müşterilerin kendi arasındaki ilişkilerine kadar sıcak ortamların yaratıldığı ve doğrudan insan ilişkilerinin öne çıktığı bir atmosfere de sahiptir.

İzmir Ticaret Odası Kent Danışmanlığı Ofisi’nde çalışan Arkeolog Ümit Çiçek, yeni kentlerin dikey mimari yapılanmayla birlikte yeni ilişkiler ürettiğini söylüyor. Şehrin genellikle merkezine yatay biçimde kurulmuş ve sınırları diğer kent parçalarıyla geçirgenlik içinde olan geleneksel çarşılar daha insani ilişkiler üretiyor.

Ümit Çiçek, “hiçbir zaman yeterli zamana sahip olamayan” modern kent insanlarının hayati ihtiyaçlarını yeni tip alışveriş merkezlerinde karşılarken zorunlu bir dizi davranış içinde olduğunu söylüyor. Gerek sosyal gerekse de kültürel ihtiyaçlara cevap veren yeni merkezler, aynı zamanda eğlence ve sosyalleşme mekânları olarak organize ediliyor. Ağır çalışma koşullarına maruz kalan günümüz insanının bu tür ihtiyaçlar için ayrıca zaman ayırması gerekmiyor, alışveriş arasında onlar da zahmetsizce gideriliyor. Ancak insanlar arası ilişki biçimi tıpkı mimari yapılar gibi dikey formda kuruluyor.

Kemeraltı Çarşısı, son yıllarda İzmirlilerin kültürel ve sanatsal ihtiyaçlarına da cevap verebilecek mütevazı adımlar atmış ancak oldukça mevzisel kalan bu çalışmaların çoğalması ve çarşı içinde çok sayıda kültürel etkinlik yapılması planlanıyor. Yerel yönetimler, İzmir’in sanat kuruluşları, esnaf ve tüccar kuruluşları bu konuda projeler hazırlarken kişisel çalışmalar da yapılıyor. Son yıllarda onarılarak kullanıma açılan Abacıoğlu Hanı’nda Henri Benazus’un açtığı fotoğraf sergisi, Atatürk portrelerini konu alıyor. 18. yüzyılda Hacı Mustafa Ağa tarafından yaptırılan iki katlı hanın geniş avlusu gayet nitelikli restoranlar ve kafelerle hizmet veriyor. Girişin tam karşısındaki büyük salonsa sergiler için düzenlenmiş.

Kemeraltı’nın Balcılar İçi bölgesinde, Küçük Karaosmanoğlu Han’ın bitişiğindeki Arap Hanı da 19. yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. Oldukça yeni bir yapı olmasına rağmen son derece harap görünüyor. Handa bugün ayakkabıcılar, terziler, dericiler, tuhafiyeciler ve manifaturacılar çalışıyor. Ayrıca manifaturacıların meslek kuruluşu da hanın içinde hizmet veriyor. Avlusunun ortasında bir de küçük mescidi olan Arap Hanı, içindeki ticari hareketliliğe, müşteri potansiyeline ve esnafın iş kapasitesine göre son derece bakımsız ve kaderine terk edilmiş durumda.

Arap Hanı’ndan çıktıktan sonra kalabalık içinde yüzümü imbat rüzgârının geldiği istikamete çevirerek yürümeye başladım. Meserret Oteli, köşedeki tarihi karakolun karşısındaydı. Bir zamanlar Kemeraltı’ndaki otellerin en gözdesi olan otel, artık pasaj olarak çalışıyordu. Kare şeklindeki küçük avlusunda ise bir çayhane açılmıştı. Meserret’in biraz daha denize doğru karşısında ise ünlü Yeni Şükran Oteli bulunuyordu. Çarşı içinde kalmış son oteldi. Gecesi 15-25 liradan oda bulmak mümkündü. Müdavimleri vardı. Bir elden geçse yeni moda “butik otel”lerin hiçbiri onun eline su dökemezdi.

Bir vakitler adı Hacı Hasan Oteli olan Yeni Şükran, hâlâ konuklarını ağırlamaya çalışıyor, orası burası dökülüp çatladıkça emektar işletmecisi İlyas Camtaş’ın gayretiyle toparlanmaya çabalıyordu. Hayli yaşlı olmasına rağmen ne süsünden ve makyajından ne işvesinden ne de edasından vazgeçmemişti. Geniş bir avlunun etrafındaki yapının ikinci katına yerleşmiş kırk altı odasıyla çepeçevre avluyu dolaşan Yeni Şükran Oteli, bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyordu. Fotoğrafçı Emin Aydoğan “Tarih Üstü Kemeraltı” adlı bir sergi açmıştı. Kemeraltı ise tarihte bugünkü yerini arıyordu.

Kervansaraylar, hanlar, bedestenler, çarşılar, diye giden silsilenin bir ucunda bulunan oteller, zincirin son halkası olarak ticaretin durumunu gösteren en önemli alametlerden biri. Yeni Şükran Oteli, olanca azametini Çarşı’nın hayhuyu içine gömmüş, gözleri kapalı bir denizkızı gibi Kemeraltı’nın kıyısına uzanmıştı.

KUTULAR

1

İzmir

Bayraklı Höyüğü kazıları sırasında ulaşılan yerleşim izleri, şehrin geçmişini günümüzden üç bin yıl öncesine götürür. Büyük İskender’in şehri almasının ardından Kadifekale’deki surların içinde bulunan eski kentin yerine dağın eteklerinde yeni şehir kurulur. Bizans egemenliği döneminde, 672 yılında şehri ele geçiren Arap orduları, şehri İstanbul’a yapılan seferlerde üs olarak kullanırlar.

1076’da Selçukluların eline geçer. Bir dönem Cenevizliler tarafından yönetilir. 1389’da Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra Rodos şövalyeleri ve Osmanlılar arasında el değiştirir. 1403’te Moğollar tarafından alınır. 1426’dan sonra başlayan Osmanlı döneminde İzmir’de ticaret gelişir. Çin, Hindistan, İran ve Anadolu’dan gelen kervanlar, İzmir Limanı’ndan Avrupa’ya taşınır.

1620’den itibaren Ege’de pamuk dikim alanlarının genişletilmesiyle birlikte İngiliz, Fransız ve Hollandalı tüccarların gözdesi olur. Kentteki ticaret, levantenlerin kontrolündedir. 1862’de İzmir Ticaret Mahkemesi, 1885’te İzmir Ticaret Odası ve 1891’de İzmir Ticaret Borsası kurulur. Bu yıllarda İzmir’de yirmi beş bin konut vardır. Çarşıda bulunan beş bin iki yüz altmış dükkânın, iki bin beş yüz otuz beşi mağaza, dört yüz kırk dokuzu kahvehane, altmış altısı meyhane, otuz beşi gazino, yirmi yedisi lokanta, yüz kırk üçü iş hanı ve yirmisi oteldir. İzmir bugün gelişmişlik göstergeleri açısından Türkiye’nin İstanbul’dan sonra gelen ikinci şehridir.

2

Seyyahlardan

1660’da Tavernier;

“İzmir gümrüğü padişaha büyük gelir sağlıyor ve gümrük vergileri burada olması gerekenden çok ödeniyor. Eğer gümrük resimleri belirlenmiş olsa, tüccarlar gümrükçülerin özenli dikkatini (böyle yapmasalar kendilerini kurtaramazlar) kimi zaman yanıltmak için bu kadar oyuna başvurmazlar; zira gümrükçüler mallara diledikleri değeri biçiyor…”

1700’de Tournefort;

“Doğu’nun en değerli malları olan İran ipekleri ile Ankara ve Beypazarı keçisi kılı iplikleri dışında tüccarlarımız İzmir’den; pamuk ipliği ya da işlenmemiş pamuk, ince yünler, kırma yünler ve midilli yünleri, mazı, balmumu, mahmude, revent, afyon, sarısabır, çinko oksidi, galbanum, Arap zamkı, kitre, amonyaklı zamk, horasani, günlük, cedvar ve halı alırlar.”

1942’de Martin Bethke;

“Yavaş yavaş çarşının, üstü asma dallarıyla sarılmış sessiz ama hayat dolu sokaklarına dalıyoruz. Fakat İzmir Çarşısı’nın İstanbul’daki çarşının sahip olduğu cazibeye sahip olmadığını belirtmek gerekiyor. Her ne kadar burada karşılaşılan tipler çok daha değişik fantezilere fırsat verse de resim çok renkli ve çok canlıdır, lokantalardan kokular yükselmektedir. Urgancılar, tornacılar ve bakırcılar işlerinin başındadır. Limonatacılar oradan oraya koşturup durmaktadır. Mallarını ellerindeki tezgâha seren gümüşçülerin ellerinde maalesef eski parça görmek mümkün değildir. Eski hanlar, kuşaklar boyunca betimlendiği gibi, açık ahırları ve mobilyasız odalarıyla hâlâ hizmet vermeye devam etmektedir. Anadolu insanı kilime sardığı eşyaları ve sepetine koyduğu yiyeceğiyle yolculuk yapmaktadır. Çarşı ve Türk Mahallesi büyük yangından etkilenmemiştir.”

3

Çarşıdan bir meslek: Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi

Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi’nin geçmişi Girit’e kadar uzanır. Osmanlı ordusunda görevli olan Hamza Bey, Jön Türklerle olan ilişkisi nedeniyle sürgüne gönderildiği Yemen’den kaçarak İzmir’e gelir, bir süre sonra da Girit’e kaçmak zorunda kalır. Kendisi gibi sürgün olan Bahaeddin Ramizane ile burada fotoğrafçılığa başlar. 1924 mübadelesinden sonra İzmir’e yerleşen Hamza Bey, mesleğe burada devam eder. İzmir’in en eski fotoğrafhanesi olan Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi bugün de hizmet vermektedir.

 

Özcan Yurdalan

Fotoğraflar: Tolga Sezgin

 

KAYNAKÇA

– Çınar Atay, Kapanan Kapılar İzmir Hanları Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı No:44, 2003

– Ali Erkal, İzmir Kızlarağası Hanı, İzmir 1996

– Melek Göregenli, Kemeraltı, İzmir Ticaret Odası, 2009

Gazella Turizm

Gazella Fotoğraf Turları

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s