Geçmişin Mirası Trabzon Çarşıları’nda

Yorum bırakın
Türkiye

anadolu hanAnadolu Han’ın arkasından dolaşan dolmuş, meydana açılan dar sokağa girince durdu. Deri montlu şoför “son durak” dedi. Dolmuştaki Trabzonlular çoktan inmişlerdi, bu laf bana söylenmişti. Çantayı sırtlanıp ben de indim. Dolmuş ile eski bir taş duvarın arasından karşı köşeye yürüdüm.

Eskiden olsa, “Bu han tam bana göre.” der, köşeyi dönünce kapısına varacağım Anadolu Han’a girer, belediye binasının ihtişamlı cephesine ve şehrin yeşillikler içindeki geniş meydanına bakan en güzel odaya yerleşirdim. Lakin hanların çağı çoktan geçmişti. Ayrıca dolmuşla gelip handa konaklamak, seyyahlığın raconunda bulunmadığı gibi Anadolu Han da artık yerinde değildi. 19. yüzyıla tarihlenen yapıdan geriye tarih kitaplarında anlatılanlar, seyyahların kitaplarındaki övgüler ve araştırmacıların metinlerindeki bilgiler kalmış. Baltazadeler ailesine ait Anadolu Han’ın yerinde bugün pek de eski olmamakla birlikte yakın geçmişin çizgilerini taşıyan iki katlı, kiremit çatılı bir yapı duruyor.

Zengin bir ticaret şehri olan Trabzon’da 1873 yılında otuz üç hanın çalıştığı biliniyor bugüne kalanlarsa ancak bir elin parmakları kadar. Taş Han, Vakıf Han, Alacahan ve Sabır Han yerinde durmakta ancak kimi bakımdan geçmiş ömrüne ömür katılmış görünürken kimi tanınmayacak durumda kimiyse yıkıma terk edilmiş hâlde. Geçirdiği onarımlar, yenilemeler, eklemelerle günümüze büyük ölçüde değişerek gelebilmiş Anadolu Han’ın yanı sıra Yalı Han’da oldukça tahrip görmüş. Sulu Han ise Kunduracılar Çarşısı’nın hemen girişinde, meydana bakan elverişli konumuyla namlı bir hanmış ancak yakın zaman önce yıkılarak yerine büyük bir iş hanı dikilmiş.

Yüz yıl önce ayakta olan bu yapılar günümüze kalsalardı ne olurdu? O hanların, bedestenlerin durduğu bir Trabzon Çarşısı nasıl görünürdü? Kentin kültürel dokusuna ve ticari hayatına nasıl etki ederlerdi? Bu soruların kesin cevabını vermek oldukça zor ancak yaşayan kültüre özen gösteren kentliler ve çarşının eskileri bu soruları sormadan edemiyorlar. Sığ nostaljik duygulanmalara kapılmadan ve kestirmeden verdikleri cevap oldukça net: “Trabzon kültürel değerleriyle ve zengin kimliğiyle birlikte gözde bir ticaret merkezi olurdu.

 

Trabzon Çarşısı
Bugünkü çarşının içinde boydan boya yapılacak bir yürüyüş, fazla zorlanmadan şehrin nasıl bir zenginlik barındırdığını göstermeye yetiyor. Trabzon Çarşısı, zaman zaman çatallanan sokaklardan ve sokakların iki yanında seyrek de olsa hâlâ rastlanan özenle inşa edilmiş nakışları hâlâ üstünde duran taş yapılardan oluşan tipik bir geleneksel alışveriş mekânı. Dükkânların yapısı işe şehir merkezinden başlayarak sahile doğru indikçe değişiyor, satılan ürünlerle birlikte hitap ettikleri toplumsal kesim de farklılaşıyor.

Karadeniz’e dik bir yamaçtan bakan Trabzon, kıyı çizgisine paralel uzanan ana caddeler ve bu caddeleri dik kesen sokaklardan oluşuyor. Bugünkü hâliyle çarşı, şehrin büyük meydanından başlayarak antik limana doğru giden uzun bir hat üstüne kurulmuş ve Eski Çarşı’yı da içine alıyor. Şehrin kıyı çizgisi, Karadeniz Otoyolu inşaatı sırasında deniz doldurulunca bir hayli değişmiş olmasına rağmen geleneksel çarşının kentteki konumunu gözde canlandırmak hiç de zor değil.

Hareketli bir ticaret alanı olan, “Serbest Bölge” statüsündeki Trabzon Limanı, bütün modern limanlar gibi, büyük ve soğuk. Tekneler vinçlerin altında yük indirmek için beklerken bir sahil muhafaza botu girişe demirlemiş açık denizi kontrol ediyor. Her zaman hareketli olmayan liman, Boztepe’den oldukça seyirli görünüyor. Şehre tepeden bakınca tarihi yapıların da içinde bulunduğu Çarşı Mahallesi yoğun bir yapılaşma altında kalmış. Meydandaki çay bahçeleri büyük ve yeşil bir ada şeklinde tam ortaya yerleşmiş. Arabalar bu büyük adanın etrafından dönüyor.

Meydanın batı tarafında, Eski Çarşı’ya paralel uzanan caddelerin üstünde daha “modern” dükkânlar açılmış, dünya markalarıyla birlikte büyük, aydınlık vitrinlerde son model elektronik eşyalar sergileniyor.
Meydan trafiğinden sıyrılmış çarşıya doğru giderken Mustafa “Kervan yolundan girelim.” dedi. KTÜ Mimarlık Bölümü’nün hocalarından Mustafa Reşat Sümerkan, bölge kültürü ve mimarisi üstüne çalışmalar yapıyor. Trabzon Yöresi Geleneksel El Sanatları adlı kitabı yeni yayımlanmış. Çarşıya doğru birlikte yürüyoruz. Kitabında anlattığı gibi “Bölge tarihine bakıldığında Trabzon’un yüzyıllardır bir ticaret ve transit kenti olduğu olgusuyla karşılaşılıyor. Doğu Karadeniz’in etrafındaki kültür çevreleri, örneğin Kafkaslar yöresi, İran gibi el sanatlarında Kuzey’in ve Doğu’nun ileri birikimlerini barındıran yerler. Kaldı ki Çin’e kadar uzanan Uzakdoğu’nun öğreti ve deneyimleri de gezgin ustalar ve ürünler aracılığıyla İpek Yolu’nu izleyerek bölgeye ulaşmış.”

İpek Yolu denilen efsane güzergâh, bugünden bakılınca bir hayal dünyasına aitmiş gibi görünmesine rağmen hâlâ izlenebilir bir rota olarak varlığını koruyor.

Kunduracılar Caddesi’ne ilk adımlarımızı atarken arkamızdan gelen deve kervanının ayak seslerini işitmedik ama elimizdeki fotoğrafa biraz daha dikkatle baksaydık eğer, ağır yükleriyle iki yana sallanarak gelmekte olan bir deve kervanının Semerciler Çarşısı’na doğru geçip gittiğini görebilecektik. Bu mahalleler, sadece çarşı içinde değil, diğer yerlerde de, yol çatılarına ve köşebaşlarına inşa edilmiş çift cepheli zarif binalarla uzanıp gidiyor. Karşısında durduğumuz bina da üç yol ağzına, tam çatalın orta yerine kurulmuştu. Önünde küçük bir meydan vardı, çatalın iki ucu da dükkânlarla dolu zengin bir çarşıya açılıyordu. Bugün restoran olarak kullanılan köşe bina, bir dönem sinema olmuş, daha sonra düğün salonu yapılmıştı. Bu yapının 1900’lü yıllardaki görünümüyle bugünü arasındaki tek fark önündeki deve kervanı değildi kuşkusuz. Çevresi de bir hayli değişmişti. Trabzon Çarşısı, bir dönem bölgenin en önemli ticaret merkeziyken bugün etkisini oldukça yitirmişti. Sümerkan’ın söylediği gibi “Değişimin yansımalarını yaşam biçimimizde, beğenilerde, ihtiyaçlarda ve nihayet el sanatlarında görebiliyorduk. Artık günümüzde kimse şimşir kaşık kullanmıyor, yere dastar serip duvara kanaviçe motifli örtüler asmıyor, çocuğunun üzerini düğmeli püsküllü yün dokumalarla örtmüyordu. Hiçbir köyde omzunda yün heybeyle dolaşan insana rastlanmıyordu. Peştamal takarak ilçe pazarına inen kadınların en genci kırk yaş üstündeydi.”

Nitekim az önce girdiğimiz çarşı içinde güzellik ürünleri satan çok sayıda dükkânla birlikte abiye kostümler satan mağazalar ve gayet şık ayakkabılar sergileyen aydınlık vitrinler vardı.

Çarşıda alışverişe çıkanların çoğu kadındı ve oldukça kalabalıklardı. Giysileri günümüzün orta sınıf Anadolu kadınları gibi mevsime uygun pardösü ve çeşitli biçimlerde bağlanmış başörtülerinden oluşuyordu. Geleneksel Trabzon bezleri, baş bağları ve örtüler sadece hediyelik eşya satan dükkânlarda, allı pullu yeni dizaynlar içinde sunuluyor, günlük kullanımdan çok hatıra mahiyetinde bir tüketim nesnesi olarak pazarlanıyordu. Batılı gençlerin tercih ettiği giyim tarzına uygun ürünler, vitrinlerde ve “life stile” dergilerinden çıkmış gibi gezinen gençlerin üstündeydi.

Çarşılar, Anadolu’nun geleneksel yapısı içinde olduğu gibi bugün de şehrin önemli dinamiklerinin doğduğu, her türlü etkileşime açık günlük yaşamın cereyan ettiği, kentin kimliğini yaratan alanlardır. Kervanların yolundan girerek döne dolaşa ilerlediğimiz Eski Trabzon Çarşısı ise kuşkusuz tek başına bugünkü şehrin ticaretini ve sosyal dokusunu temsil etmeye yetmezdi ancak kültürel çeşitliliği yansıtması açısından önemliydi.

Trabzon’da bugün oldukça büyük alışveriş merkezleri ve sosyal yaşam alanı biçiminde örgütlenmiş ticari yapılar açılmış ancak geleneksel çarşı da varlığını sürdürmeye devam ediyor. Önemli bir işlev eksilmesi yaşamakla birlikte Trabzon’un kimliğine dair ögeleri de hâlâ barındırıyor.

Üretim işlevini kaybeden çarşılar
Trabzon kültürü ve tarihine ilişkin kitaplar yayınlayan Serander Yayınları editörlerinden Veysel Usta ile buluştuğumuzda sohbet, kentin kimliğinden ve çarşıların işlevinden açıldı. Usta, çarşıların geçmiş dönemde iki işlevi bulunduğunu, bir taraftan küçük el üretimi yapılırken diğer taraftan ticaretin sürdüğünü belirterek günümüzde sadece ikinci işlevin kaldığını, çarşıdaki üretim bittikten sonra sadece perakende alışverişin yapıldığını söylüyor.

Anadolu’da özellikle 1950’lerde başlayan göçle birlikte köylerin kapalı yapısındaki çözülme, beraberinde tüketim toplumuna özgü yeni yaşam biçimlerini de getirmiş. 1980’lerde bir kez daha yaşanan toplumsal değişim, sadece yaşam biçimlerinde değil, anlayışlarda ve kültürel birikimde de önemli farkları yaratmış. Bugün karşısına geçip seyrettiğimiz Kunduracılar Caddesi’ndeki çatala bakan binanın önünden artık yüklü deve kervanları geçmiyor ama çarşı, Çin’de üretilmiş ayakkabı, çanta, oyuncak ve bir dolu neşeli süs eşyasıyla dolmuş. Bir dönem bu sokaklardaki hanlarda üretilen, giysiden ev eşyasına, mobilyadan tekstile kadar günlük hayatta ihtiyaç duyulan her şey artık fabrikasyon ve çoğu plastik mamul halinde tüketime sunulmuş. Çarşıda yakın dönem öncesine kadar üretici olan esnaf, atölyelerini kapatmış, kapatmayanlar da hayli küçültmüş. Geçmişte bütün Karadeniz limanlarına, vadi içlerindeki kasaba ve köylere, hatta İstanbul’a kendi ürettiklerini satarak geçindiklerini anlatırken üretici olmanın verdiği güvenle övünüyorlar.

Sabır Han’da her şeyin başı sabır
Çarşının dar sokaklarından geçerken sürekli çatal ayrımlar çıkıyor karşımıza. Kâh üsttekini kâh alttakini seçerek yürüyoruz. Sabır Han’ın önünde durduk. Buranın tarihi bir hana benzer tarafı kalmamış. Eski yapıya ait taş kemerlerin arasına, kötü dökülmüş beton kolonlar girmiş. Yapı sanki tam ortasından ikiye ayrılarak bir parçası görünmeyecek şekilde dışarıda bırakılmış. Bu kadar hoyratça müdahale edilmiş olmasına rağmen hâlâ Braşkeva ya da Sabır Han diye bilinen yapının geçmişinden esintiler taşıyor. Belki de insanı içeri çeken, dar girişin arkasında ne var diye merak etmesine sebep olan şey, avludaki bu tuhaf atmosferdir.

Tam girişin karşısındaki taş basamaklar, yıllarca inip çıkanların ayakları altında bir hayli yıpranmış ve orta yerlerinden çukurlaşmış yorgun hâlleriyle ikinci kata çıkan merdivenlere bağlanıyordu. Ticaret ve konaklama maksatlı han, 19. yüzyılda yapılmıştı. Avlunun bir köşesine, tek başına bir masa ile dört iskemle bırakılmıştı. İçerdeki ocaktan yeni demlenmiş çay kokusu yükseliyordu. Belli ki az sonra çaycı, han içinde kalmış birkaç dükkândan başlayarak silme dolu terazisiyle yakın çevreye servise çıkacaktı. Masaya oturup beklemeye başladık. Tam karşıdaki Yaylı Mefruşat Mağazası, çay ocağı dâhil avludaki üç iş yerinden biriydi. Büyük bir tabelaya yine büyük harflerle “Perde, Kapitone, Makine Örtüsü, Hurç imalatı” yazmışlardı. Az sonra çaylarla birlikte dükkânın sahibi Özkan Yaylı da geldi. Otuz iki yıldır bu handa çalışıyordu. Çocuk yaşlardayken tüfek imal eden bir atölyede hayata atılmış, sonra mefruşat işine geçmişti. İmalatın inceliklerini öğreten ustalar, bir yıl boyunca çıraklara hiç para ödemez, ondan sonra da belki haftada bir kez, o da çeyrek ekmekle biraz helva almaya yetecek kadar para verirlerdi. “Ben işi öğrendikten sonra hakkımı istedim.” diyor Özkan Yaylı. O dönemde handa terziler çalışıyor ve toptan giysi üretiyorlarmış. Bir süre sonra kunduracılar da gelmiş. Avludaki iki büyük çeşme sürekli akar ve lezzetli suyuyla hem esnafı hem bu işlek hanın müşterilerini serinletirmiş. Köyden sabahın erken saatlerinde şehre gelen kadınlar, ürettikleri sebze meyveyi sattıktan sonra kazandıkları parayla çarşıya gelir, alışveriş yaparlarmış. Gerek giysi gerekse ev eşyası türünden ihtiyaçlarını iğneden ipliğe çarşıda karşılar sonra köylerine dönerlermiş. O dönemde üretim bir hayli fazlaymış. Kalfa yetiştirmek için aylarca uğraşır, iyi eleman bulabilmekte zorlanırlarmış. 70’li yıllarda çıkan büyük bir yangın sırasında hanın ahşap çatısı ve üst katı tümüyle yanmış. O tarihten sonra beton dökülerek çatı sağlama alınmış, ancak hanın yıldızı da sönmüş. Ancak Özkan Yaylı başka bir yere taşınmayı düşünmemiş. 80’lere kadar yirmi-otuz ustayla üretim yaparlarken daha sonra aile içinde iki dikiş makinesiyle iş çıkarmaya başlamışlar.
.
Özkan Yaylı, “Mesela Rize eskiden İstanbul’u bilmezdi. Bütün ihtiyaçlarını Trabzon’da üretilen eşyalardan karşılar ve bu pazarı canlı tutardı. Köylere kadar kamyonetlerle gidip satış yapardık. Ürünlerimiz daima kaliteli olurdu.” diyor.

Esnaf da çarşının eskileri de bir kanıda birleşiyorlar: Trabzonlular giyim kuşama düşkün olduğu kadar mutfağa da düşkün. Bu şehrin yerleşik kültürüne sahip olanlar, kalitesiz ürünlere itibar etmez, bu nedenle esnaf, sattığı mallara özen gösterirdi. Çarşı son zamanlarda önemli bir kriz yaşıyordu. Ekonomik koşulların ağırlaşması kadar büyük alışveriş merkezlerinin açılması da işleri olumsuz etkilemişti. Dükkânlar eskisinden daha erken kapanıyordu. Benzer bir problem büyük markaların ortaya çıktığı ve Anadolu’ya bayilik vermeye başladıkları yıllarda da yaşanmıştı. Eskiden kendisinin ya da komşusunun ürettiklerini satan esnaf, markaların temsilcisi olmaya başlamış, üretimi kaldırarak sadece satışa yönelmişti. Özkan Yaylı, bayilik almaktan özellikle kaçındığını söyleyerek “tabancılık” sayesinde ayakta kaldığını anlatıyor. Mefruşat fabrikalarının üretim artığı kumaşlarını çok ucuza alarak kendi üretiminde kullanmış, bu sayede rekabet şansı bulmuş. Anadolu’daki küçük bir üreticinin fabrikalar karşısında izlediği ayakta kalma stratejisi, Sabır Han’ın avlusunda dinlediğimiz bir başarı öyküsüydü. Sohbet, hana gidip gelenlerin ve komşuların iştirakiyle sürerken “Her şeyin başı sabır ve yaptığın işe saygı.” dedi biri.

Çarşının genel durumu konusunda esnafın fikri gayet netti. Çarşının eski havasını, anıtsal taş yapılarla dolu hâlini, geleneksel dokusunu kaybetmiş olması, oldukça gerçekçi bir bakış açısıyla değişim sürecine bağlanıyordu. Yine aynı realist yaklaşım içinde, eski hanları yıkarak yerine beton bina dikenlerin kârlı çıktığını, parası olmadığı ya da kıyıp eli varmadığı için hanı, hamamı yıkmayıp bugüne kadar gelenlerin ise büyük zararlara uğradığını, ellerinde yıkıntılarla öylece kaldıklarını söylüyorlardı.

Taş Han ve Trabzon’un kalbi Bedesten
Braşeva ya da Sabır Han diye bilinen perişan durumdaki yapının hemen yakınında Trabzon Çarşısı’nın geçmişten kalmış ender yapılarından biri olan Taş Han bulunuyor. 1531-33 yıllarında yapılan Taş Han, benzerleri gibi kesme taştan ve iki katlı imal edilmiş. Ortasında bir avlu bulunuyor, avluyu çevreleyen revak ise dükkânlara açılıyor. Üst katın mimarisi de alt kat ile aynı. Her türlü iklimde, odanın kapısını açan, önce zarif kemerli yarı açık ortama çıkıyor ve revakların altından hanın her tarafına ulaşabiliyor. Odaların hepsinde niş ve ocak bulunması, hanın sadece ticaret maksadıyla değil konaklamak için de kullanıldığın gösteriyor. Taş Han’da bugün terziler, yorgancı ve çay ocağı çalışıyor. Onarımdan sonra çarşı olarak yeniden işlev kazandırılmaya çalışılmış ancak yapının tamamı kullanılmıyor. Alt kattaki dükkânlar dolu olmasına rağmen üstekilerin çoğu boş. Bu durum, Trabzon Çarşısı’ndaki yapıların hepsinde, ister eski olsun isterse yeni bütün alışveriş mekânlarında görülüyor. Zemin altındaki ve bir kat üstteki dükkânlar iş yapmıyor. Çarşı müşterisi ağırlıkla kadınlar olduğu için, giriş katlarda, ya da sokağa bakan, aydınlık, dışa açık dükkânlardan alışveriş etmeyi tercih ediyorlar.

Taş Han, ağır demir kapıları her akşam kapatıldıktan sonra gökyüzünün altındaki yüzlerce yıllık uykusuna çekiliyor. Bazı geceler handa kalarak çalışmaya devam eden Ömer Aydın, konfeksiyon-terzi-tamirat işleri gören dükkânındaki tek makinenin başında bir pardösü kısaltıyordu. Trabzon Çarşısı’nda terziler hâlâ üretimi sürdürüyor, ayakkabıcılar tümüyle ortadan kalkmışken onlar çalışmaya devam ediyordu. Ömer Aydın, çarşı içindeki terzilere kumaş vererek çok ucuza diktirdiği pantolonları çevre kasabalara ve köylere pazarlıyordu. Avluya çıkıp çay ocağına doğru yürüdük.

Hanın avlusu, iri taş bloklarla döşeliydi. Bir vakitler orta yerde, gönüllere ferahlık veren fıskiyeli bir havuz dururmuş. Dükkânları avludan ayıran tuhaf boyalı, dallı yapraklı demir konstrüksiyon hemen göze batıyordu. Girişteki merdiven altına yerleşmiş çay ocağı, han kuruldu kurulalı aynı yerde çalışıyordu. Bir kenara dizilmiş taburelere oturduk. Az sonra Çarşı Camisi’nden çıkmış beyaz sakallı ve yorgun bakışlı geçkin erkekler, balıksırtı paltoları, ağır ayakkabılarıyla gelip yanımıza oturdular. Uzun uzun oturdular. Az konuşarak, çok çay içerek derin bakışlarla taş duvarları seyrederek oturdular. Ellerindeki plastik siyah tespihlerin, gümüş kakma taklidi sahte süsleri parlıyordu. Çayları önlerindeki alçak sehpaya diziyor, bol şeker atıp karıştırırken tespihlerini baş parmakları ile küçük parmaklarının arasına yatırıyorlardı.

Taş Han’dan çıktıktan sonra çarşının kalabalığı iyice artmıştı. Dar sokaklarda yürümeyi zorlaştıran insan seli akıyordu. Arka sokaklara saptık, nispeten tenhaydı. Bedesten’e geldiğimizde renkli bir çerçevenin içine düştük.
Bu büyük yapı, dışarıdan bakılınca bir burç gibi duruyor. Adeta Trabzon Kalesi’nin çarşı içinde unutulmuş bir burcu gibi. Bedesten’in güçlü duvarları, yüksek pencereleri ve korunaklı yapısı, küçük bir kale görünümünde. Bazı tarihçiler binayı 11. yüzyıldaki Ceneviz dönemine, bazıları Venediklilere, bazıları Trabzon İmparatorluğu dönemine, bazıları ise Osmanlı devrine tarihliyor.

Bedesten, konumu ve mimarisi itibarıyla Trabzon Çarşısı’nın kalbi. Yapının kitabesi tümüyle tahrip olmuş. Bir söylentiye göre kuyuya atılarak yok edilmiş. Kırk sekiz odası, ferah ve güvenli yapısıyla bir zamanlar varlıklı tüccarların gözdesi olan Bedesten, aynı zamanda Trabzon tarihini de hafızasında barındırıyor. Kuruluşunu araştırarak şehrin en eski zamanlarına ulaşmak mümkün olduğu gibi, yakın dönemde Kazak akınlarında aldığı yaralara, Rus işgali dönemindeki anılara bakarak Trabzon’un tarihini de Bedesten’den okumak mümkün.

Bedesten’in girişindeki çay ocağına oturan alışveriş yorgunu adamlar da Taş Han’daki yaşlılarla aynı hareketi yapıyor, tespihlerini başparmaklarıyla küçük parmaklarının arasına alarak çaylarını öyle karıştırıyorlardı.

Bedesten, bütün namlı gezginlerin, şehre gelen her yabancının uğramadan geçmediği bu yapı, onarılmış hâliyle bugün de çarşının en gözde binası. Daha çok hediyelik eşya, hatıra malzemesi, turistik nesneler satılıyor. Burası Trabzon’daki diğer hanlar gibi geniş bir alana yayılmıyor. Malum, şehir yamaca kurulduğu için geleneksel yapılar büyük tutulmamış.

Bedesten kare şeklinde ve ortasına kalan boşluk boydan boya on beş adımda geçilecek büyüklükte. Tam ortasında durup yukarı bakınca binanın hayli yüksek tavanı görülüyor. Ortadaki sahanlığı çepeçevre dolaşan iki asma kat, çay ocağı ve kafe olarak kullanılıyor. Eskiden ticari bir merkez olarak kıymetli mal deposu ve yedieminlik gibi işlevleri de üstlenmiş olan Bedesten bugün daha çok tarihi bir ortamda hediyelik eşyalar satılan çarşı görünümünde ve çay kahve içmek isteyenlerin bir de şehre gelen yabancıların ziyaret ettiği bir tarihi yapı konumunda.

Trabzon çarşı esnafının çoğu, dükkânların erken kapanmasından yakınıyor. Aslında bu problem sadece Trabzon’a özgü değil, diğer büyük kentlerin geleneksel çarşılarında da aynı sorun yaşanıyor. Genellikle karanlık olan eski çarşılarda hava kararırken el ayak çekildiği için dükkânlar erkenden kapatılıyor. Genel aydınlatmanın yanı sıra vitrin aydınlatmasının bulunmaması ya da ışık geçirmeyen kepenkler, sokakları iyice ıssız hâle getiriyor. Bu nedenle geleneksel çarşılar gündüz mahşeri kalabalıkken akşam saatlerinde kuş uçmaz kervan geçmez hâle geliyor.

Çarşının akşamları da açık kalabilmesi, şehirdeki esnaf örgütlerinin gündeminde. Trabzon Ticaret Odası yayın organı Ticaret Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü Aydın Topçu, Kunduracılar Çarşısı’nın aydınlık olması ve dükkânların açık tutulması sayesinde akşamın ilerleyen saatlerine kadar çarşının canlı olduğunu, ancak aşağı doğru, Eski Çarşı’nın içlerine ilerledikçe sokakların tenhalaştığını ve giderek ıssız hâle geldiğini söylüyor. Aydınlatma sorununun çözülmesinin yetmeyeceğini esnafın ve halkın akşam saatlerinde alışveriş alışkanlığı kazanması gerektiğini anlatıyor.

Bedesten ile birlikte Trabzon’da geçen yüzyıldan kalmış çarşıya ait binalar, genellikle bir araya toplanmış. Bugün de alışverişin yoğun olarak sürdüğü bölge, araştırmacılara göre Osmanlı öncesinden beri şehrin ticari merkezi olmuş. Günümüzdeki Cumhuriyet Caddesi’nden başlayarak Kuzgun Dere’ye kadar giden alan çarşının merkezi sayılıyor. Aslında bu küçük alanın dışına taşmış durumdaki çarşı, eskinin birkaç katı büyüklükte. İş hacmi ile birlikte çeşit bolluğu ve müşteri sayısı da şehrin gelişimiyle orantılı olarak misliyle artmış. Ancak bu gelişimi fark ederek yapılan, gerek yaşam kalitesi açısından gerekse ticari ilkeler bakımından çarşının nitelik kazanmasını sağlayacak girişimlere pek rastlanmıyor. Bugün aktif olarak çalışan esnaf örgütleri ve yerel yönetimlerin gündeminde çarşının fiziki iyileştirmesi pek öncelik taşımıyor. Ayrıca esnafın çarşı için kurduğu, güzelleştirme, geliştirme amaçlı bir örgütlenme de bulunmuyor. Trabzon Çarşısı geçmişin mirasını hayli hoyratça tüketmiş, kalanlarla idare ediyor.

Kentin nabzı bakırcılarda atar
Bütün eski çarşılarda kentin nabzı, bakırcıların tokmaklarında atar. Şehrin sesini dinleyerek ruhuna nüfuz etmeye çalışan herkes, bakırcıların sini döverken, ibrik çekiçlerken çıkardığı sesleri sadece nostaljik duygusallıkla değil, sahici bir kent kimliğinin işareti olarak hatırlar ve anlatır.

Trabzon’da bakırcılık, Türkiye’nin en seçkin ustalarının elinden çıkan işlevsel olduğu kadar estetik ürünlerle nam salmış. Bugün Alacahan’ın çevresinde kalmış birkaç dükkân dışında bakır döven, güğüm yapan, sahan sıvayan usta bulunmuyor. Onlar da ufak tefek tamir işleri ve kalaycılıkla geçinmeye çalışıyorlar.

Geleneksel el sanatları konusundaki araştırmalarını bir kitapta toplayan ve aynı zamanda Trabzon çarşıları konusunda çarpıcı tespitler yapan Mustafa Sümerkan, “Önceden bakırcıların sesleri bütün şehirde çınlardı. Hatta bu sesler günlere göre değişir, tıpkı musikideki makamlar gibi ahenkleri günden güne farklılaşırdı. Mesela pazartesi günleri yeni bir ürün için çalışmaya başlayan ustalar, kalın levhalara iri balyozlarla darbeler vurarak yapacakları eşyanın ilk şeklini verirken uzun aralıklarla tok sesler çıkarırdı. Sonra form belirdikçe çekiç küçülür, vuruşlar daha tiz ve sık hâle gelirdi. En sonunda haftanın bitimine doğru usta, ince işleri yaparken keskiler küçük çekiçler parçanın üstüne nakış düşürür, çarşıya da ince nağmeler salardı.”

Doğu Karadeniz bölgesi jeolojik açıdan Anadolu’nun zengin bakır yataklarına sahip olduğu için, ocaklardan çıkan maden, işlenmek üzere yüzyıllardan beri Trabzon’a getirilmiş. Bakırcılık, yakın zaman öncesine kadar Trabzon’un en büyük üretim kolunu oluşturmuş. Burada yetişen ustalar, Anadolu’nun her tarafında çalışarak sanatı yaygınlaştırmış ve ürün kalitesini yükseltmişler.

Eskiden Alacahan çevresinde çalışan bakırcılar için ham madde üreten haddehanelerden biri, hemen hanın yakınında kuruluymuş. Bugün yıkılmış olan Nazım Ofluoğlu’nun haddehanesinin yerinde oldukça büyük bir iş hanı yükseliyor. İnşaat tamamlanmak üzere. Yürüyen merdivenleri, asansörleri, manzaralı teras restoranlarıyla Trabzon Çarşısı’nın ortasında yer alacak bu yeni yapının en üst katından Alacahan kuş bakışı seyrediliyor. Yarı yıkık çatısının bir kısmı alaturka kiremitle, geri kalanı Marsilya kiremidiyle örtülmüş. Bir odanın içinde hayli kalın gövdesiyle yaşlı bir incir ağacı bitmiş, tavanı yıkarak yükselip gitmiş. Ortada küçük bir avlu görünüyor. Avludan duman yükseliyor. Duvarlardaki kalın yosun tabakası buradan bile görünüyor.
Aşağı inip hanın kapısına varınca kalın zincirlerle bağlanmış olduğunu gördük. Han çoktandır terk edilmişti, dış cephesindeki birkaç dükkânda çalışan bakırcılar tarafından zaman zaman avlusu kullanılıyordu. İçeri girmek için izin yoktu. Geçme demirden pencere parmaklıklarından birinin arasından avlu görünüyordu. Ancak zifiri karanlığa gömülmüş taş duvarlara yıkık çatıdan düşen ışık huzmesi içeriyi göstermeye yetmiyordu. Birkaç köşe yarım yamalak aydınlanıyor, ışık yosunlara bürünmüş küçük avluda bitiyordu. Yeni iş hanının tepesindeyken gördüğümüz dumanlar avluda çalışan bir ustanın yaktığı nişadırdan geliyordu. Yosun kaplı duvarlarıyla puslar içindeki Alacahan, oldukça esrarengiz görünüyordu. Hanın hemen karşısındaki dükkânda Muammer Köroğlu, bakır banyo kazanı imal ediyordu ancak işler neredeyse bitmişti, arada bir gelen siparişlerle ayakta kalmaya çalıştıklarını söylüyordu. Trabzon’daki son birkaç ustadan biriydi. Bir zamanlar el sürmeye fırsat bulamadıkları işleri artık sipariş olarak kabul ediyorlardı. Son aldığı sipariş bakırdan bir soba borusuydu. Onu bitirdikten sonra yeni sipariş beklemeye başlamıştı. Bakır dövmekte kullanılan düzinelerce demir alet karşıdaki tezgâhın altında bekliyordu.

Şehirde ticari hayatı düzenleyen, alışverişi hem üretici hem tüccar hem de tüketici açısından daha elverişli hâle getirmek için kurulan bedesten, kervansaray, han ve çarşıların yanı sıra pazarlar da bulunuyor. Trabzon’daki Kadınlar Pazarı, çarşının bir uzantısı olarak denize oldukça yakın bir yerde kuruluyor. Büyük bir sebze hali görünümündeki pazarın üstü birbirine somunlarla bağlanmış ahşap putrellerin taşıdığı yüksek bir çatıyla örtülmüş. Üniversitede mimari bölümü öğrencilerine ders konusu olarak anlatılan bu çatının altında, birbirine paralel uzan iki ferah çarşının birinde esnaf sebze meyve satıyor, diğerinde ise sadece kadınlar kendi yetiştirdikleri tarla bostan ürünlerini getirip pazarlıyorlar. Kadınlar Pazarı’nın alt tarafındaki Peynirciler Çarşısı’nda ise Trabzon’un hâlâ üretilen ve gittikçe namı yayılan peynirleri satılıyor.

Bu çarşılarda gezinmek insanı acıktırıyor doğrusu. Civardaki fırınlardan gelen taze ekmek kokusuna, Trabzon tereyağının kokusu da eklenince baş döndürücü bir lezzetin çağrısı duyuluyor. Buradaki her ekmek fırını aynı zamanda peynirli ya da kıymalı pide yapıyor. Malzemesi bol tutulmuş pideleri, fırının bir köşesine konmuş masalarda ya da üst kattaki küçük salonda afiyetle tüketmek mümkün, ancak her seferinde hatırlatılan kurala uygun davranmak gerekiyor: Trabzon peynirlisi elle yenir, kenarından koparılan iri bir parça, ortadaki tereyağı havuzuna bandırılarak ağza atılır. Ancak bu çarşıda yüzlerce yıldır varlığını sürdüren bir başka meşhur yiyecek var ki o da Kalkanoğlu pilavı. Limana yakın bu çarşıda genellikle ağır bedensel faaliyet içinde çalışan insanların beslenebilmesi ve karın doyurması için en uygun yemeklerden biri pideyse diğeri de bol tereyağlı Kalkanoğlu pilavı ile mevsim hoşafı.

Küçük ve oldukça iyi döşenmiş dükkânda geleneksel üretimi sürdüren beşinci kuşaktan Ali ve Arda Kalkanoğlu kardeşler, işi babaları Taner Kalkanoğlu’ndan devralmışlar. 1856 yılından beri aynı mevkide açık olan dükkânda, devasa kazanlarla evde pişirdikleri pilavı kiloyla satıyorlar. Hem pilavın ağırlığını azaltmak hem de çarşıya sanki denizden gelmiş gibi girmek için şehir surlarından arta kalan son parçalara doğru yürüdüm.

Gerçi deniz artık surlara vurmuyordu, şehrin burçlarla korumaya alınmış giriş kapısı yükselen zemin nedeniyle yarı yarıya toprağa gömülmüştü. Deniz çoktan gerilere itilmiş, surlara uzaktan bakıyordu. Kafamızı taşlara çarpmamak için eğilerek kale kapısından çıktık. Trafik gürültüsüne boğulmuş ana caddedeki benzin istasyonlarının arasından sıyrılarak bir zamanlar kayıkların yanaştığı sahilin hemen arkasındaki hanların önüne geldik. Daha düne kadar çarşıdan, pazardan alışveriş yapanlar buradan kayıklara biner, yakın köylerine, kasabalarına gitmek için denize açılırlarmış. Kıyıdaki her yerleşime uğrayarak yolcularını bırakan kayıklar nedeniyle ahali arasında bir darbımesel yayılmış. Gayet ağırdan alınarak birer birer yapılan işler için “Pazar kayığını geçtin.” lafı çıkmış. Yalı Han’ın kayıkhanesi de bu kayıkların kalktığı iskelelerden birine bakıyormuş.

Yalı Han
Yalı Han eski seyyahların öve öve bitiremedikleri, pencerelerine dalgalardan sular sıçrayan küçük bir hanmış eskiden. Bugün denizden bir hayli uzaklaşmakla kalmamış, terlikçi dükkânı olmuş. Bir süre önce hanı kiralayan Aksu Terlik müessesesinin sahipleri, ellerinden geldiğince ve bildikleri kadarıyla hanı kendi kullanabilecekleri hâle sokmuşlar, zeminini kaplayarak iç avluyu büyük bir dükkân hâline getirmişler. Odalar ise depo olarak kullanılıyor. Bu hanın inşa tarihi de kesin olarak bilinmiyor. Ancak 18. yüzyılın ikinci yarısına tarihleniyor. Bu dönem, Trabzon’da olduğu gibi Anadolu’nun diğer ticaret illerinde de çeşitli yatırımların görüldüğü, alışveriş ile birlikte el sanatlarında da ilerlemenin kaydedildiği bir dönem olmuş.

Trabzonlu ustaların “Trabzon Hasır Örmesi” diye bilinen meşhur takı işlemleri şehre, 1900’lerin başında Kafkaslardan gelmiş. Çarşı içinde dolaşırken insanın gözü doğal olarak altından ve gümüşten hasır ören atölyeleri arıyor ancak nafile. Çünkü bu sanat, uzun süredir evlerde yapılıyor. Genellikle kadınların kuyumculara bağlı olarak evlerde ürettikleri kolyeler, küpeler, bilezikler ve kemerler atölyelere teslim edildikten sonra son hâli verilerek vitrinlere çıkıyor. Ancak Trabzon Hasırı, her ne kadar şehrin namlı sanatlarının önde gideni olsa bile Trabzon’da asıl ince işçilik ve giderek yükselen el sanatı kazazlık.

Bu sanat Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde farklı işleri tanımlıyor ancak temel teknik hepsinde aşağı yukarı aynı. Kazazlık, bir tür sarma işine verilen ad. Trabzon’da ipek ip üstüne incecik çekilmiş altın ya da gümüş teller sarılarak çeşitli takılar yapılıyor. Ancak işin ilk aşaması olan bu sarımdan sonra elde edilen tel, boncuk iğnesine takılarak işleniyor. Çeşitli düğümler ve alttan girip üstten çıkarak elde edilen motiflerle son derece zarif takı parçaları üretiliyor. Kaynak ve lehim kullanılmadan yapılan bu sanatın bilinen en namlı ustaları Yeşil Mustafa ve Abdullah Eltan. Hayli zaman önce üretimden çekilmiş olan bu ustalardan sonra “kazazlığı takıya uyarlayarak güncelleştiren usta” diye çarşıda Mahmut Özcan’ın adı anılıyor. İşin ilginç yanı şu ki, tıpkı altın-gümüş hasır örme gibi kazazlar da ortalıkta görünmüyor. Herkes evlerde çalışıyor.

Dükkânına gittiğimiz Ulvi İskender, vitrinlere dizdiği ince nakış kazaziye takılara müşteri beklerken bir taraftan da önündeki küçük tablada sonuna geldiği zinciri tamamlıyordu. Kazazlık birkaç yıl öncesine kadar sayılı usta tarafından yapılırken günümüzde üretim yapanların sayısı şaşırtıcı biçimde artmış. Trabzon’da yeniden canlanan kazazlık, Kuyumcular Çarşısı’na da hareket kazandırmış. Ulvi İskender, bu sanatı hakkıyla yapanların sayısı pek fazla olmamakla birlikte genç ustaların maharetle yeni modeller üstünde çalıştığını söylüyor.

Serander Yayınları, Trabzon’un tek yayınevi. On yıl önce kurulmuş ve bugüne kadar elli kitap yayımlanmış. Çarşı esnafından destek alarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Trabzon araştırmaları yapan yazar ve Serander’in yayımcılarından Veysel Usta, gayrimüslim ustaların şehirden gitmesiyle birlikte önemli bir boşluk doğduğunu, gerek sanatlarda gerekse esnaflık anlayışında önemli eksilmeler yaşandığını belirtiyor. Çarşıda yıllardır çalışan esnafın bile müşteriye karşı sabır ve tatlı dil konusunda pek cömert olmadığını, esnaf kültürünün çarşıya tam olarak yerleşmediğini belirtenlerin sayısı da oldukça fazla.
Trabzon
Çok eski çağlardan itibaren Zigana Geçidi üstünden Kafkaslara, Anadolu içlerine ve Asya’ya bağlanan önemli bir liman ve ticaret şehri olan Trabzon’un M.Ö. 756 yılında kurulduğu tahmin ediliyor. Antik Çağ’da çeşitli kavimlerin yaşadığı ve yerel güçler arasında sıkça el değiştiren şehir, Pontusluların Roma İmparatorluğu’na yenilmesinden sonra Roma’ya bağlanır. Bu dönemde vergiden muaf serbest şehir olarak ticari alanda önemli gelişmeler kaydeder. Limanı yenilenir, Karadeniz ticareti Trabzon üstünden yapılmaya başlar. İstanbul’un Latinler tarafından işgalinden sonra Konstantinopolis’te iktidarda olan Kommenoslar, Trabzon’a sığınarak Trabzon İmparatorluğu’nu kurarlar. Konstantinopolis’teki Latin işgalinin bitmesinden sonra da varlığını sürdüren Trabzon İmparatorluğu, dönemin iki büyük ticari gücü olan Venedik ve Ceneviz ile iyi ilişkiler sürdürür.

Moğollar, Osmanlılar ve Anadolu’da güç kazanan beylikler arasında denge politikası izleyerek zengin liman kenti kimliğini koruyan Trabzon, 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından alınır.

Şehir 1. Dünya Savaşı sırasında, 1916 yılında Ruslar tarafından işgal edilir. İşgal 1918’de biter.

Cumhuriyet döneminde Trabzon İskelesi ve onu Doğu Anadolu’ya bağlayan tarihi Trabzon-Erzurum-Tebriz Yolu önemini korur. Asya ve Hindistan’dan gelen malların Trabzon Limanı’ndan İstanbul’a ve diğer Karadeniz limanlarına sevk edildiği önemli bir ticaret kentidir.

 

Seyyahlardan

1650’de Evliya Çelebi;
“Dünyada Trabzon’un kuyumcuları kadar usta kuyumcu yoktur. Hatta 1. Selim burada doğmuş, çocukluğu zamanında kuyumculuğu öğrenerek babası Bayezid Han adına Trabzon’da para kazanmıştır. İşte o zamandan beri kuyumcuları şöhret bulmuştur. Bir çeşit at gemleri, buhurdan, gülabdan, kılıç, gaddare ve aşçı bıçakları işlerler ki benzeri başka diyarlarda bulunmaz. Gurguroğlu Bıçağı adı ile meşhur bıçaklar yaparlar. Trabzon Baltası adı ile biri cins balta yaparlar ki başka yerlerde eseri yoktur. Çok sevilen ve beğenilen sedef kakmalı masa, sanduka, rıhdan ve divit bir burada bir de Hindistan’da yapılır.

1701’de Joseph de Tournefort;
“Kent büyük ama nüfusu azdır. Burada evden çok orman ve bahçe görülmektedir; iyi yapılmış olmalarına karşın evler yalnızca tek bir kattan oluşmaktadır. Oldukça büyük ve çok bakımsız durumdaki hisar düz bir kayanın üstündedir…

Platana adı verilen Trabzon Limanı, kentin doğusundadır. Arrianus’tan öğrendiğimize göre, İmparator Hadrianus, limanı onartmıştır. Liman günümüzde yalnızca yaşkalar için elverişlidir. Öğrendiğimize göre Cenevizlilerin buraya yaptırdıkları mendirek, neredeyse harap olmuştur ve Türkler bu tür yapıları onarmakla asla canlarını sıkmamaktadır. Belki de geriye kalanlar Hadrianus’un yaptırdığı limanın kalıntılarıdır…”

18690’da Teophille Deyrolle;
“Trabzon’un başlıca çarşısı, Hristiyan Mahallesi’ndedir. Bu çarşıya ilk girdiğimde görmeyi umduğum şark ticaret eşyası bakımından pek fakir olduğunu görerek şaşırdım. Evvela Avusturya ve İsviçre pamuklularından, çuhalarından ve oyuncaklarından başka bir şey bulamadım. Bu pazarın gizli hazinelerini pek çok gezintilerimde yavaş yavaş keşfettim.

İran’ın, Horasan’ın ve İzmir’in en güzel halılarından, Halep’in Diyarbekir’in ve Bursa’nın en güzel kumaşlarından en ince ve nefis telkâri işlere, pek çok kıymetli taşlara, antika silahlarla, edvar-ı kadimeden kalmış paralara varıncaya kadar ne istenirse bu çarşıda vardır.”

1937’de İsmail Habib;
“Ova yok, satıh yok, yalnız bir yol var. Trabzon’dan İran hududundaki Kızıldize’ye kadar uzanan altı yüz kırk kilometrelik yol… Bu yolu yalnız insanlar değil daha ziyade tarih yaptı. Karadeniz’i İran ile Hind’e en kısa ve en tabii olarak bu yol bağlıyor. Elizan en Büyük Cihan Coğrafyası’nda der ki: ‘Trabzon, Fatih tarafından alınınca İmparatorluk merkezi olmaktan çıktı fakat yol sayesinde mühim olmaktan çıkmadı.”
3

Çarşıdan bir meslek: Kazazlık
Kazazlığın tarihi ve tanımı konusunda, bu sanatın Trabzon’daki son ustası Abdullah Eltan şunları anlatır:
“Kazazlık sanatı, Trabzon’a mahsus bir sanattır. Rahmetli babam anlatırdı. 1. Dünya Savaşı’ndan önce burada altmış tane kazaz dükkânı varmış. Trabzon’da Rumlar da bu sanatı yaparlardı. Kazazlık sanatına zıpka mintan ile köylülerin giydiği giysiler girerdi. Burma tellerle işlenen bir iş. Bunların başlığına püskül takılarak örülürdü. Köylü kadınların şallarının kenarına şerit dikilir, o şeride püsküller takılırdı. Bereye, şala gümüşten tellerin örülmesi, nakışların yapılması anlamı taşıyor. El emeği, göz nuru bir sanat…”

KAYNAKÇA
– Mustafa Reşat Sümerkan, Trabzon Yöresi Geleneksel El Sanatları, Serander Yay. 2008
– H.İmre Engin, Tarihi Trabzon Kent İçi Hanlarının Analizi ve Yeni İşlev Önerileri Yüksek Lisans Tezi, 2002
– Trabzon Yıllığı 97, Trabzon Belediyesi, 1997
– Mesut Çapa, Rahmi Çiçek, 20.yy. Başlarında Trabzon’da Yaşam, Serander Yay. 2004
– Necmettin Aygün, 18.yy’da Trabzon’da Ticaret, Serander Yay. 2005
– Abdülvahap Hayri, İktisadi Trabzon. Yay. Haz. Melek Öksüz. SErander Yay. 2008
– Melek Öksüz, 18.yy’ın İkinci Yarısında Trabzon Toplum-Kültür-Ekonomi, Serander yay. 2006
– Haydar Gedikoğlu, Doğu Karadeniz Masallar, Öyküler, SÖylenceledr, Destanlar, Serander, 2008
– Veysel Usta Anabasis’ten Atatürk’e Seyahatnamelerde Trabzon. Serander Yayınları, Trabzon Araştırmaları Dizisi – 1, 1999
– İlhan Akşit, Karadeniz Yeşil’e Yolculuk, Akşit Yay. 2005
– Derleyen: Güven Bakrezer-Yücel Demirer, Trabzon’u Anlamak, İletişim 2009
– Çiğdem Sezer, Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon, Heyamola Yay. 2007

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm

Gazella Fotoğraf Turları

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s