URFA’NIN ETRAFI

Yorum bırakın
Türkiye

Güneş, türküdeki dumanlı dağların ardında batıyordu. Düzlüğe kurulmuş şehrin ortasındaki tepeye, tepenin üstündeki eski taş sütunların arasına oturmuştum. Aşağıda iki küçük göl ile zarif minareler gül bahçesinin içinde akşamı karşılıyordu. Çok geçmeden, Evliya Çelebi’nin “her biri birer saray,” diye tanımladığı taş işçiliğinin ender örneği Urfa evleri karanlığa gömüldü. Uzaktaki yeni kentin yüksek apartmanları ise puslar arasında hayal meyal seçiliyordu.

Gecenin ilk ışıkları Halil ül Rahman Camisi’ni aydınlattı. Hemen yanındaki Halül ül Rahman Gölü çok eski bir efsanenin mekanıydı: Nemrud’un Hazreti İbrahim’i ateşe attığı yer ve kutsal balıklar.

Kente egemen tepede, 25 burçlu kalede iki taş sütun dikkati çeker. Arasına oturduğum bu sütunların Hazreti İbrahim ateşe atılırken kullanılan mancınığın direkleri olduğuna inanılır. Ancak doğudaki sütunda bulunan yazıtta, “Ben Eftuna’yım, güneşin oğluyum. Bu sütunların üzerindeki heykeli Kral Manon’un kızı Kraliçe Şalmet için yaptırdım,” yazar. Şehirde günbatımı en güzel bu kaleden izlenir.

“Hazreti İbrahim, mancılıkla atıldıktan sonra aşağıda yakılmış büyük ateşe düştüğü anda ateş su, odunlar da balık olmuş,” der bu eski hikaye. İbrahim’in arkasından Nemrud’un evlatlık kızı Zeliha’da kendisini ateşe atmış. Onun düştüğü yerde de Ayn Zeliha Gölü oluşmuş. Balıklı Göl’den çıkan kaynak, başka bir efsanenin konusu ancak Halil-ul Rahman suyu diye bilinen bu ırmak bedestende, arastalarda, döne kıvrıla akarak, eski kente Urfa sıcağında soluk aldırıyor.

Urfa’yı tarihte değil, tarihi Urfa’da aramak” daha doğru olur bu şehri bilenlerin, söylediğine göre.Tarihle efsane, efsaneyle masal, masalla günlük yaşam öylesine iç içe girmiştir ki, tarihi söz üstünden sürenler Nuh tufanına kadar giderler. Kent, kimi kaynaklara göre tufandan sonra Nuh Peygamber tarafından inşa edilmiş.

Tüm dinlerin atası Hazreti İbrahim de en eski adı Edessa olan bu kentte yaşamış. Tıpkı Eyüp, Yakup ve Şuayip Peygamberler gibi. İsa Peygamberin yüzünü silince üstünde sureti beliren havluyu Urfa’ya gönderdiği anlatılır. Bu kutsal mendil şimdi Britsh Museum’da sergileniyor.

Urfa’nın ortasındaki Ulu Cami Kentin en eski camisidir. Önce Sinagog olarak yapılmış, sonra kiliseye çevrilmiş. Kızıl Kilise olarak adlandırılan yapı daha sonra Cami olarak kullanılmış.

Tam burada Evliya Çelebi’ye kulak verilirse, “Hazreti İsa buralar Kayzerin idaresinde iken gelip bir Kiliseye yerleşmiş. Onun için buraya Dir-i Mesih derler, Havariler burada incili gayet hazin bir sesle okumuşlar, onun için bu makama Rehavi demişler…”

Sözü burada Evliya Çelebi’den alıp Urfa’nın müziğine kulak verelim.

Bu şehirde müzik “Sıra Geceleri”nde yaşar. Sıra gecesi dost meclisidir, çiğ köftesiz olmaz. Urfalılar mutfaklarına düşkündür. Urfa mutfağı ise isotsuz düşünülemez. Denir ki “herşeyini paylaşır Urfalı, isotundan başka.” İsot mevsimi yaklaşırken Urfa yerlilerinin evlerinde yoğun bir hazırlık başlar. Kış için isot yapılacaktır. Komşular bir araya gelir, imece kurulur, her evin ihtiyacı ortaklaşa ve özenle hazırlanır. Acı kırmızı biberin çekirdekleri ve damarları teker teker ayıklanırken, kadınların elleri yanar. Urfa eczaneleri, isot mevsimine yanık ilacı stoklarını tamamlayarak girerler.

Her evin kışlık ihtiyacı tamamlandıktan sonra Urfa sofralarının temel malzemesi de tamamlanmış olur, gönülller ferahlar. İşte Urfalı’nın en yakın dostuna bile bir fincan olsun ödünç vermediği isot bu isottur. Sıra gecelerinin vazgeçilmez yemeği çiğköfte, dövme et ile bulgur gerektiği kadar yoğrularak tam kıvamında eklenmiş isotla halledilir. Sıra gecelerinde Urfa havaları çalınıp söylenirken bu zengin mutfağın tüm lezzetleri tadılır.

Sıra gecesi ev içi erkek eğlencisidir. Meclise katılanlar sırayla evlerinde dostlarını konuk ederler. Ancak sıra gecelerinin tek işlevi yiyip eğlenmek, Urfa havaları söyleyip aşka gelince inceden oynamak değildir. Aynı zamanda bir sosyal ve ekonomik dayanışmanın da nitelikli sohbetin de meclisidir bu geceler. Meclise katılanlar grup içinden ihtiyacı olanların ekonomik dertlerine sessizce çare olurlar. Tabii ki Urfa da artık birer turistik gösteri haline gelmiş ya da televizyonlarda sulandırılmış “sıra gecesi şovlarından” söz etmiyoruz burada.

Urfa müziği denince, binlerce yıl öncesine uzanan melodiler ve icra tarzının en büyük temsilcisi olan Kazancı Bedih’ten de söz etmek gerekir. Geçenlerde yitirdiğimiz Kazancı, Urfa çarşısının içindeki küçük dükkanında ömrünün son yıllarına kadar kazancılık mesleğini sürdürdü. Müzik onun için kendini en iyi ifade ettiği bir yaşam biçimiydi. Kazancılık ise aile mesleği, onu besleyen ve geliştiren zanaatkar yanı.

Urfa’da hâlâ el sanatları yaşar. Çarşı içindeki Keçe Hamamı’nda göğüsleriyle keçe döverek teriyle yünü pişiren son ustalar çoktan bir kenara çekildiler ancak demirciler, bakırcılar, kazancılar, marangozlar hâlâ icra-i sanat eyliyor.

Tütün pazarının bir ucundan, âhilik geleneğinin hâlâ yaşadığı eski Urfa Çarşısı’nın labirentine girilir. Dar sokaklar geçitlere, geçitler hanlara açılır. Bu hanların arasında en şöhretlisi Gümrük Hanı’dır ki, çarşının kalbi burada atar.

Urfa çarşısında alışverişten yorulanlar, sohbet erbabı yaşlılar, acı kahve tiryakileri, domino tutkunları, dama meraklıları, Urfanın bütün renkleriyle Gümrük Hanı’nın avlusundaki ulu ağacın gölgesindeki kürsülere oturup önce acı kahve mırra sonra demli kaçak çay içerler.

Gümrük Hanı’nın çevresindeki irili ufaklı bedestenlerde ise el işi halı kilim, Suriye işi allı pullu kumaşlar satarlar. Bu kumaşların o küçük dükkanlardaki üst üste dizilişi öyle bir renk cümbüşü yaratır ki gözler kamaşır. Urfa’nın yerlileri ama daha çok köylerde yaşayan kadınlar bu çarşıdan giyinir.

Gümrük Hanı’ndan sonra şehrin içlerine girerek kaybolan Halil ül Rahman suyu bir zamanlar, şehrin bahçelerini suladıktan sonra Cullab Çayı’yla birleşir, Harran’a kadar ulaşırmış. Bu kanalın bir ucu, Harran Ulu Camisi’ndeki süslü havuzun çevresinde bugün de görülebilir.

Özcan Yurdalan - Urfa

Urfa’nın geçmişi tarihin ne kadar derinlerine uzanmışsa, Harran’ın geçmişi de bir o kadar bilinmezliğin girdabında kaybolur. Eski bir hikaye, Harran’ın kuruluşunu Adem ile Havva’ya kadar götürür.

Harran’ın bir tarım ticaret kültür ve bilim merkezi olduğu kesin olarak biliniyor.

“Kentin üniversitesinde eğitim veren Cabir bin Hayyan, atom üzerine görüşlerini 820 yıllarında yazmış. Atom fiziğinin babası sayılan Einstein’den bin yıl önce atomun parçalanabileceğini söylemekle kalmamış cebir sistematiğini yaratmış.

Harran’ın bugünkü görünümünü veren kubbeli evler antik kentin tuğlalarından inşa edilmiş devşirme yapılar. Harran’ın simgesi haline gelen bu yapılarda 1980 yılında 960 kubbe sayılmış. Ancak günümüzde az sayıda kalan bu güzel evlerden çoğu harap durumda.

Urfa’da batan güneş en güzel kaledeki sütunların arasından seyredilir, dolunay yükselirken de Harran’da eski sarayın terasında olmak gerekir.

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm

Gazella Turizm Fotoğraf Turları

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s