PUŞKAR’DA GÜN DOĞUMU

Yorum bırakın
Asya

Günlerden bir gün Tanrı Brahma’nın gönlüne bir dert düşer. Brahma ki tanrıların en yücesi, en yaratıcısı ve dört kafaya sahip olanıdır. Öbür tanrılar, mesela koruyucu Vişnu, yıkıcı Şiva, dörder kola sahipken, Brahma’nın hem dört kolu, hem de dört yöne bakan, dört Veda’yı vazeden dört kafası vardır. Ancak, tanrıların en büyüğü olmasına rağmen, şu küçücük yeryüzünde kendi adına kurulmuş tek bir yer, kendi adıyla anılan bir tapınak, bir mekan yoktur ne yazık ki. Tanrı Brahma, günlerden bir gün işte bu dertle başbaşa bulur kendini… Dert büyüktür, ancak çare de her iyiliğin yaratıcısı olan kendi ellerindedir. Brahma, ince eleyip sık dokuyarak şanına uygun bir yerde, namını sürdürecek bir kent kurar: Puşkar.

Puşkar’da, güneş doğmadan çok önce uyanmış, kutsal gölün çevresinde uzun bir yürüyüş yapmıştım. Dükkanlar henüz açılmamıştı, sokaklar tenhaydı, başıboş birkaç inek, dün geceden kalma meyve artıklarını yol kenarındaki çöp öbeklerinden ayıklıyordu.

 

Özcan Yurdalan - Pushkar

 

Hindistan’ın bu küçük kasabası, kutsal Puşkar Gölü’nün doğu yakasına kurulmuş. Yüzlerce tapınak, sunak ve göl çevresine dizilmiş basamaklı ibadet yeri-gat’larla bezenmiş. Bezenmiş çünkü, bin yılı aşan geçmişinde, yüce Tanrı Brahma’nın adına kurulmuş koca Hindistan’daki tek yerleşim burası. Yerel mihracelerden Hindistan’a egemen olan sülalelere, İngiltere Kraliçesi Mary ile Kral V. George’a ve hiç kuşkusuz Gandi’ye kadar herkes Puşkar’a gelmiş, bir şeyler bırakmış, hatta Kraliçe, göle inen ibadet merdivenlerinden en büyüğünün “Kraliçe Mary Kadınlar Gat’ı” diye anılmasını istemiş. Tutmamış tabii. Aynı gat bir süre Gandi Gat diye anılmış sonra en yaygın ve bilinen ismi Gau Gat’ta karar kılınmış.

Puşkar’ı yakıp yıkmak niyetiyle gelen de olmuş. Başta Hind-Moğol İmparatoru Evrengzeb. İmparator Ashoka’nın tam tersine, kargadan başka kuş tanımayan Evrengzeb, Hindu Tapınaklarını yaka yıka gelirken, Puşkar’a komşu Ajmer’de Khwaja Sahib adına bir Dergah kurmak için mola vermiş, Dergahı ziyarete açtıktan sonra yıkım işlerine devam için ilerlerken, küçük Puşkar Gölü’nde el yüz yıkamak için duraklamış. İşte ne olduysa o sırada olmuş. Yüzünü yıkayan imparator, saçlarının ağardığını, dişlerinin döküldüğünü, yüzünün fil derisi gibi kırış kırış olduğunu, bir anda ruhundaki ateşin söndüğünü, ihtiyarlayıp çöktüğünü farketmiş ve bu durumu ilahi bir uyarı sayarak kenti yıkmaktan vazgeçmiş.

Gau Gat’ın yanından geçerken, gece karanlığı çekilmek üzereydi. Güneş doğarken ibadet etmek, kutsal suya kutsal dalışı gerçekleştirmek için hazırlanan kadınları gördüm. Vakit henüz erkendi. Basamaklara oturmuş, sohbet ederek adak çiçeklerini hazırlıyorlardı. Yürümeye devam ettim, az sonra şehir bitti.

 

Özcan Yurdalan - Pushkar

 

Doğudaki yüksek dağların arkasında gökyüzü lacivertten turuncuya dönerken ıssız bir patikada ilerlemeye başlamıştım. Yılan Dağı, tam doruğundaki Tapınakla birlikte suya yansımıştı. Sessizlik, şehri örtüyordu. Sudaki yansımalar, uzaktaki Gat’ta rengarenk giysileriyle kıpırdanan kadınlar, ağaran gökyüzü, mânâsız bir huzur doldurmuştu içime. Sonsuza kadar bu patikada, bir tarafımda Kutsal Göl, öbür tarafımda uçsuz bucaksız Racastan Çölü uzanırken hiç durmadan yürüyebilirmişim gibi geldi. Aklımın, fikrimin birsürü aptalca ayrıntıdan, kaygıdan uzaklaşmış, kendi içinde derin bir sonsuzluğa doğru gitmekte olduğunu fark ettim birden bire… Böyle âniden gelen huzur bizi bozar. Huzursuz eder. Dayanamayız bu türden dingin âlemlerin hallerine. Neyse ki yanımdaki kum tepelerinin ardında dinlenmeye çekilmiş, rehavet içinde geviş getiren develerden biri, sıcakla birlikte ortaya çıkan sinekler burnuna kaçmış olmalı ki sıkı bir silkelendi, hapşırdı, boynundaki çan öterken beni de kendime getirdi. Ayıldım. Huzur içinde derinlere dalmışken, kendimle baş başa geçirdiğim dakikalar, hayattan bir kaçamaktı sanki. Az daha sürse tehlikeli olacaktı. Savunmasız, korunmasız, maskesiz bir anımda gerçek yüzümün ortaya çıkmasına ramak kalmıştı. Az daha kendimle tanışacaktım. Asıl ben ortaya çıkıverirse eğer, Allah etmesin, bu hayatta kendime biçtiğim rollere alışmış, zırhlarıma bürünmüşken yeni gelen ben, hiç çekilmezdi doğrusu. Üstelik huzur tribinden çıktıktan sonra yaşayacağım suçluluk duygusu da içime dert olacaktı belli ki, kalsın dedim. Devenin burnuna sinek kaçırmanın alemi yok. Dertsiz başımıza dert açmayalım durup dururken, Tanrı Brahma gibi.

Tanrı Brahma’nın “Şu yeryüzünde namımızla anılacak bir yer bile yok.” Diye dertlenmesinin hikayesini anlatıyordum başta, bu hikayeyi, şükranlarımı sunmak için yanına gittiğim devenin sahibinden dinledim. Develer ile deveciler çölde turist gezdirmek için bekliyorlardı. Az sonra gelecek grup iki saat kadar çöl gemisinde sallana ırgalana etrafı turalayıp bol fotoğraf çekecek, memlekette akşam çayına gelen komşulara anlatacak tanıklı belgeli maceralar biriktirecekti. Deveci kısmetini beklerken, hani havaya girip ben de kısmete dahil olurum umuduyla Puşkar’ın kuruluş hikayesini anlatmaya başlamıştı. Adamın günahını almayalım, belki de gayet safiyane, sırf bilgisini paylaşmak için anlatıyordu. Her neyse. Ben de onun anlattıklarını size aktararak bilgimi paylaşmak niyetindeyim ama, Navandacı Meena nereden koku aldıysa, hikaye başlarken develerin arasından çıkıp yanımıza gelmişti. Gerçi dün geceden sözleşmiştik. Gün ağarırken kıyıda oturup, Gat’ların aydınlanmasını seyrederken Navandasıyla içli havalar çalacaktı. Keyif edecektik, az buçuk kendi içimize dalıp hüzün gibi, hasret gibi bildik ve tehlikesiz duygu boylarında dolaşacaktık. Erken geldi. Oturup sanki ilk kez duyuyormuş gibi devecinin ağzının içine bakarak Puşkar’ın hikayesini dinlemeye başladı benimle birlikte.

Tanrı Brahma, içinde hissettiği eksikliği gidermek için, üç nilüfer çiçeği alıp yeryüzüne serper. Bu üç çiçeğin toprağa düştüğü üç yerde kutsal pınarlar fışkırır. Pınarların billur suları üç güzel gölde toplanır. Tanrı Brahma “Burası Puşkar’dır ve benim adımla anılacaktır” der.

O güne kadar Puşkar’ı tek bilirdim ben ve bu adla anılan bir tane göl olduğunu sanırdım. “diğerleri nerede?” diye sordum, önce deveci Babu sonra çalgıcı Meena tarif etti. Kıyısında oturduğumuz Jyest Puşkar Gölü’ydü ve en büyük olandı. Diğerleri Orta Puşkar’la Budha Puşkar Gölleri’ydi ve karşı yamacın arkasındalardı. Her neyse bizi esas ilgilendiren bu büyük göl ve çevresinde olup bitenler.

 

Özcan Yurdalan - Pushkar

 

Puşkar’ın ziyaretçisi hiç eksik olmuyor. Hacılar bir yana, yabancılar da, ister turist gibi, ister gezgin gibi Hindistan’a gelsinler, Puşkar’a uğramadan geçmiyorlar. Çok sayıda ve değişik kalitede oteller var gölün çevresinde. Herkes kesesine göre bir yerde konaklıyor, kafasına göre derinlere dalıyor ya da sığlıkta geziniyor. Herkesin kendi bileceği iş, burası kimseyi ilgilendirmiyor. Ancak, Ghat’ların girişine yabancılar için sıkı uyarılar konulmuş: Fotoğraf çekmeyin, sigara içmeyin, ayakkabılarınızı çıkarın, gürültü etmeyin, esrar çekmeyin, öpüşmeyin, akıllı olun, parayı bastırıp turist oldunuz diye kendinizi alemin kralı sanmayın, siz de geçersiniz, bu hayat da geçer. Alçakgönüllü olmaya gayret edin, misafirseniz misafirliğinizi bilin, canımızı sıkmayın, mantıklı olun, hoşgörü sınırlarını zorlamayın… Bu uyarıların bazıları Ghat’ların girişine kocaman harflerle yazılmış, bazıları da sivrisinek saz.

Ben, sabah saatlerinin en tenha kıyısına çekilmişim, durumu karşıdan seyretmekteyim. Az önce develerin yanından ayrılıp Meena ile birlikte köprü başındaki küçük terasa yürüdük. Duvar dibine oturup sırtımızı yasladık. Dağların tepesinden doğacak güneşi bekliyoruz. Çok geçmeden günün ilk ışıkları göle düşerken karşı kıyıdaki kadınlar ilahiye başladı. Sesleri suda yansıyor, bize kadar yumuşacık geliyordu.

Meena, navandasını alıp eşliğe girdi. Kabak kemaniye benzer üç telli saz kadınların sesine ahenk veriyor. Oturduğumuz duvarın dibinde gecelemiş iki sadhu, çoktan kalkmış, soyunmuş, suyun kıyısında öylece kıpırtısız duruyorlardı. Hayattaki bütün varlıkları, üç beş metrelik ince bir bez, el dokuması yün bir şal, dilenerek günlük nafakalarını çıkardıkları hindistancevizi kabuğundan oyulmuş keşkül kabı ve alüminyum bir su matarası. Hepsini cılız bir ağacın dibine özenle yerleştirdikten sonra göle inmişler.

Güneş, sudaki bütün suretleri silmeden önce, karşı kıyıdaki kadınlar kutsal banyolarını bitirdi, ıslak sarilerini merdivenlere yaydı, yenilerini sarındı. Basamaklardaki rengarenk görüntü, iki kat çoğalmıştı şimdi, tıpkı sudaki yansımalar gibi. Oymalı taş konaklar turuncu ışıkla aydınlanıyordu. Ghat’lara düşen gölgeler, sarilerin rengine hiç dokunmadan göle kadar iniyordu. Puşkar suretiyle birlikte iki kez büyülüyordu uzaktan seyredenleri.

Sudaki suretler silindikten sonra kadınlar toparlanıp Ghat’tan ayrıldılar. Ağır adımlarla, birer ikişer, Gölü tavaf etme başladılar. Kıyıdaki sadhular, uzun dualarını bitirdikten sonra suya girmeden, sadece üç avuç dolusu içip ağızlarını çalkalayarak geri geldiler. Don yerine bağladıkları iki karışlık bezi çıkarıp daha uzun bir bezi kuşanırken çırılçıplak kaldı ikisi de. Bir insanın ne kadar zayıf olabileceğini canlı olarak o zaman gördüm. Hani James Natchwey’in çektiği, açlıktan kurumuş bedenlerin, sadece bir kez bakmaya izin veren fotografları vardır, yürek dayanmaz, iç kaldırır, vicdan yaralar fotograflar. Bu alemdeki bütün günahların, açlığın, yoksulluğun, savaşların sorumluluğunu bir parça da kendinde hissetmeyen o fotograflara bakamaz. Bakanlarda hâlâ vicdan varsa kendiyle yüzleşmek, aslıyla karşı karşıya gelmek, maskelerinden, zırhlarından sıyrılıp kendini keşfetmek neymiş görür. Huzursuz olur, feleği şaşar.Yani, iç âlemlere dalmak için, modern zamanların yabancılığını kırmak, kendini tanımak, yerini keşfetmek için Puşkar’ın kıyılarında, kutsal suyla sonsuz çöl arasında bir patika tutturup yürümek gerekmez. James Natchewey’in, kemerli bir tapınak kapısının kilit taşı gibi duran fotoğraf albümüne bakanlar da görür hanyayı konyayı… O albüme ulaşamayanlar, gazetelerde iyice seyrekleşmiş açlık grevindekilerin son fotograflarında bulabilirler söz konusu aynayı…

Ben bu arada çıplak Sadhu’nun sıskacık bedeninden gözlerimi alıp, Meena’nın şarkılarına vereyim kendimi. Az önce karısı kucağındaki sürmeli bebeyle geldi yanımıza, durduğu yerde şarkının nakaratlarını mırıldanmaya başladı. Göl çevresindeki yürüyüş devam ediyordu.

 

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm Hindistan Turları

Gazella Turizm Hindistan

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s