TAC MAHAL’İN SİYAHI

Yorum bırakın
Asya

Fransa için Eyfel, Amerika için Özgürlük Anıtı neyse Hindis­tan için de Tac Mahal o. Ancak Tac Mahal’in namı, zarafeti, duruşu, işçiliği, ustalığı, ihtişamı yanında ne Eyfel’in ne de Özgürlük Anıtı’nın esamisi okunur. Tac başkadır.

Yeryüzündeki en namlı yapılardan biri burası. Fotoğrafı en çok çekilen, demirden, taştan, plastikten, irili ufaklı milyonlarca çeşit maketi yapılan, yeryüzünde imajı en çok üretilen yapı Tac Mahaldir. Böyle bilinir.

Tac Mahal’i “büyük bir aşkın ölümsüz abidesi,” diye kabul edenler de vardır, “Hindistan‘da nüfus planlamasının simgesi olsa daha iyi olur,” diye düşünenler de çıkar. Mümtaz sultanın hikâyesini bilirsiniz: Bu muhteşem anıtta yatan genç ka­dın, küçük yaşta Şah Cihanla evlenmiş, on yedi yıllık mürüvve­tinde on üç kez doğurmuş. 1630 yılında otuz yedi yaşındayken ve on dördüncü çocuğunu dünyaya getirirken bu âlemden çekilmiş. Acı kayıp Şah Cihan’ı altüst etmiş. Koskoca Mughal İmparatorunun, onca badire atlatmış cihan şahının saçları bir gecede bembeyaz olmuş. Derler ki o gece dolunay hiç olmadığı kadar parlakmış, Yamuna Nehri ise bir şimşek kadar sert, çığlık çığlığa ve gümüş rengi akmaktaymış.

Şah Cihan en sevdiği karısı Mümtaz’a, ağarmış saçları gibi süt beyaz mermerden bir anıt mezar yaptırmak için fer­man çıkarmış. Dünyanın dört yanından gelen yirmi bin işçi ve usta, Şirazlı İsa Han’ın baş mimarlığında yirmi üç yıl çalışmışlar. Tac Mahal bitmiş ama Mughal-Hint İmparatorluğu’nun zaten zayıflamış hazinesi tamtakır kalmış, taht kavgaları da o sırada başlamış. İmparatorluk çö­kerken Şah Cihan oğlu Evrengzeb tarafından tahttan indirilmiş ve Agra Kalesi’ne hapsedilmiş. Son yılarını, Yamuna kıyısındaki Agra Kalesi’nden Tac Mahal’i seyrederek geçirmiş. Ölünce sa­de bir törenle karısının yanına defnedilmiş. Sene 1666.

Hâlbuki Şah Cihan’ın en büyük arzusu, Tac Mahal’in tam karşısına, Yumana Nehri’nin öte yakasına, kendisi için simsiyah mermerden Tac kadar ihti­şamlı bir anıt mezar yaptırmakmış. İki sevgilinin kabrini gümüş­ten bir asma köprü bağlayacakmış birbirine. Gel gör ki ne impa­ratorluğun debdebeli günleri varmış artık ne de Şah Cihan’ın efsanevi tahtı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Tac Mahal gibi efsane yapılarla hayatta çok sık karşılaşmıyor insan. Bu efsaneyi yaratan, hikâyesi değil sadece. Fotoğraflarından herkesin ta­nıdığı dört kuleli beyaz kubbeli yapı da değil bir başına. Her ziyaret, her bir kare fotoğraf, yazılan her satırla birlikte namı büyüyor.

Dış avluyu çevreleyen kırmızı yüksek duvarlar, geniş bahçe, ana giriş ve iç avlu bütünüyle etkileyici. Ama Tac’ın asıl etkisi orada geçirilen zamanla ilişkili. Günün hangi saati olursa olsun fark etmez, gerçi belirli zamanlar vardır o ayrı, mesela dolunay vakti ya da günün ilk demleri insanın kendisini burada hissedebilmesini kolaylaştırır belki, bu hatırlansın, ama insanın kendi kalp atışlarını beyaz mermerde duyarak zamanı yaşaması belki de sadece Tac’da mümkündür.

Dolunaylı gecelerde nakışlardan yükselen nağmeleri dinlemek her sevdalının muradıdır derler. Ancak aynı geceler iç avludan çıkıp doğu kapısına yürürken büyük çimenliğin bir karış üstünde uçuşan milyonlarca ateşböceğini seyretmek kimin kısmeti, hangi aşkın mükâfatıdır bilinmez.

Tenha bir sabah vaktiyse, iç kapıdan girer girmez açılan geniş avlu insanı hayli uzaktan Tac Mahal’le yüz yü­ze getirir. Ama bu karşılaşma şımarık bir gökdelenin ezici heybetiyle karşılaşmaya benzemez. Tac Mahal, usul usul beliren uçuk beyaz bir suret halinde görünür, buhurlar arasından tüter gibi. Bunun nedeni, ana kapıdaki terastan başlayarak Tac Mahal’e kavu­şan ortadaki havuz ve bu sıcak sabahta buharlaşmaya başlayan Yamuna Nehri olsa da, yapının dillere destan atmosferi ve dün­yayı tutmuş namıdır asıl sebep. Tac Mahal, Yamuna’nın hemen kıyısı­na kurulduğu için arkasındaki puslu gökyüzüyle birlikte boşlukta yüzmektedir.

Tac Mahal’le ilk karşılaşanlar, ister yerli olsun ister yabancı, ilk önce, “Geldim mi?”, “Burada mıyım?” diye sorarlar kendile­rine. Herkes gördüklerini önce bir aklıyla tartar, sonra büyük kubbeye doğru yürür. Havuz başına inmeden, işte tam o anda ve o noktada, Tac Mahal’i arkasına alarak birer fotoğraf çektirmeden geçmez kimse. Orada olmanın en sağlam kanıtı o fotoğraftır. Olur a, teda­riksiz gelen vardır, makinesine, filmine, bileğine güvenmeyen çı­kar diye şipşakçılar orada hazır bekler. Tac Mahal’le birlikte en kralından hatıra fotoğrafınızı çekerler. Gezginler için, gezerek dünyayı an­lamaya çalışanlar için nirengi noktalarından biridir burası. Turistler için ise “gördüklerim” listesinin en başına yazılacak yerlerden biri.

Kubbeli yapıya kadar uzanan havuzun yanındaki döşeme yolda yürüyorum. Batı tarafında pek ziyaretçisi olmayan küçük bir müze var. Yıllar önce gezmiştim pek ilginç gelmemişti, bir daha uğradım. Müzedeki en ilginç nesneler, içine zehirli yiyecek konulduğu zaman renk değiştiren ya da çat diye ortadan ikiye ayrıldığı söylenen tabaklardı.

Tac’ın üstüne kurulduğu platforma varınca ayakkabılarımı çıkardım. Çıplak tabanlarımda ılık mermeri hissederek Tac Mahal’e karış­tım. Oymalı kapılardan hemen içeri girmeyip soğan kubbeli, dört minareli yapının etrafını dolaştım, neden sonra lahitlerin olduğu loş salona girdim.

Bu mekânın olağanüstü akustiği en küçük tıkırtıyı bile de­rinlere çekip dalga dalga eritiyor. Kırk üç çeşit kıymetli taş kakılarak in­ce işlenmiş mermer parmaklık Mümtaz Sultan’ın lahdini çeviriyor. Mümtaz’ın yanına iliştirilmiş Şah Cihan’ın lahdi ise Tac Mahal’in simetrisine aykırı düşse bile “bir sultanın dramı” ka­bilinden, “ne oldum dememeli ne olacağım demeli” kıssasında yer buluyor kendine. İki âşık, neredeyse karanlık denecek kadar loş mekânda hiç eksilmeyen ziyaretçilerin çıplak ayaklarıyla cilalanmış zeminin altında yatıyorlar.

Yansıyan ışıklardan hâle alan Tac Mahal’e gün ışığı kubbe mermerlerinden süzülerek giriyor adeta. Yapının kendi içine kapalı süslemeleri kadar, birbirini tamamlayan dış çizgileri ve yalın silueti de her cepheden etkileyici görünüyor. Bana sorarsanız bütün bu güzellikler en iyi Yamuna Nehri’ne bakan kuzey tarafından akşam serinliğinde seyrediliyor.

Gün batımı bir başka âlem yaratır Tac Mahal’de. Beyaz mermerler önce pembeye döner, sonra altın parıltısı alır, kırmızı olur, geceyle birlikte ma­vide karar kılar. Mermerler sıcaktır, yumuşaktır. Göz bunları görür, beden hisseder ama ışığın, rengin, sükûnetin, Yamuna’nın hışırtılı akışının, ruhtaki yansımaları nasıl­dır, o âlemde neler olup biter… Orası fazla kurcalanmaz, herkesin kendisine bırakılır. Ancak şunu belirtmeliyim ki dolunayda Tac Mahal’i yaşayanların kurtuluşu yoktur. Akıllarını korusalar bile ruhları…

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm

Gazella Turizm Hindistan

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s