SERHAT ŞEHRİNDE SAKİN ÇARŞILAR

Yorum bırakın
Türkiye

Selimiye Camisi eski bir imparatorluğun sembol yapılarından biri olmanın mağrur duruşuyla yamacın tepesindeki yerinden memnun, yıllardır Edirne’yi seyrediyordu. “Çıraklığımı İstanbul’daki Şehzade Camisi’nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camisi’nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han Camisi’nde sarf edip ustalığımı ayan ve beyan ettim.” diyen Mimarbaşı Sinan’ın muhteşem eseri, bir bakışta algılanabilen zarif duruşuyla mükemmelliğin tanımıydı.

Osmanlının parlak döneminde, Mimar Sinan’ın imparatorluğun dört bucağına yaptığı kamu binaları arasında en dikkat çekici eserlerden biri olan Selimiye Camisi, şehrin gerdanına kondurulmuş iri bir yakut gibi duruyordu. Edirne’nin eski çarşıları ile alışveriş mekânlarını gezmeye tam da bu yakutun bulunduğu yerden başlamak isabetli olacak. Şehre buradan baktıktan sonra arastalara, hanlara, bedestenlere nüfuz etmek daha mümkün görünüyor.

1568 yılında yapımına başlanan ve beş-altı sene gibi kısa bir sürede tamamlanan Selimiye Camisi’nin dış avlusundaki üç yaşlı çınar, yıllardır Tunca’dan ve Meriç’ten esen rüzgârları karşılıyor. Bu iki nehirle birlikte Arda Nehri’nin buluştuğu coğrafyayı yorumlayan Edirne araştırmacısı ve yazar Ender Bilar, “Edirne; üç nehrin (Meriç, Arda, Tunca), üç kültürün (Türk, Yunan, Bulgar) ve üç ülkenin (Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan) buluştuğu yerdir.” diyor. Geçen asrın sonlarına kadar şehrin çarşılarına bu zenginliğin tamamı yansırmış.

Şehir sadece imparatorluğun başkenti olduğu dönemde değil, daha sonra da hem ticaret yolları üstünde bulunması hem payitahta yakınlığı nedeniyle önemini korumuş. 18. yüzyıl sonuna kadar gelişmiş ticaret merkezlerinden biriymiş. Bugün de çarşıları oldukça hareketli ve zengin görünüyor. Zaman içinde değişen üretim ilişkileri, farklılaşan tüketim alışkanlıkları ve yeni açılan ticaret yollarıyla birlikte çarşıların, pazarların, hanların, arastaların ve bedestenlerin işlevlerinde önemli değişiklikler meydana gelmiş. Bir kısmı yıkılmış, bazıları işlev değiştirmiş, onarılarak ayağa kaldırılanlar ise şehrin yeni atmosferinde bir yer edinmeye çalışıyor. Edirne çarşıları, bu değişimi yansıtan en tipik örneklerden biri.

Edirne, aynı zamanda bir “serhat şehri”. Kendini merkezden uzak hisseden, tarih boyunca karşılaştığı tehditler nedeniyle sürekli tedirginlik yaşayan, sayısız işgaller ve yıkımlar sırasında tüm birikimlerini kaybeden şehir, sınır boylarındaki kentlerin ortak ruh hâlini taşıyor. Edirne çarşıları hakkında konuşurken, esnafın bir bölümü gibi bazı kanaat önderleri de sık sık “sınır kenti” hatırlatması yapıyorlar. Şehrin karakterini yaratan geleneksel üretimin tümüyle ortadan kalkmasını, kentin güzelliklerini ortaya çıkaracak sivil girişimlerin bulunmamasını, hemşehri sermayenin başka kentlere yönelmesini ve çarşıyı doğrudan etkileyen her olumsuzluğu “sınır kenti” olmanın yarattığı psikolojik ortama bağlıyorlar.

Kara yolları, su yolları ve köprüler

Edirne, bir asra yakın süre “imparatorluk başkenti” olmanın yanı sıra Batı’ya açılan kervan yolarının üstünde bulunduğu için zengin çarşılara sahip olmuş. Aynı zamanda su yollarını da kullanabilen Edirneli tüccar ve zanaatkârlar hareketli bir pazar yaratmışlar. Şehirdeki nitelikli yaşam düzeyi oldukça yükselmiş. Sadece ihtişamlı çarşılarıyla değil, nehir boylarındaki kasırları, küçük limanları ve zevk eseri köprüleriyle de nam salmış. Gelişkin bir yaşam kültürüne işaret eden bu yapılardan az da olsa bir kısmı hâlâ ayakta duruyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde 1452 yılında yapılan Bönce Köprüsü, Tunca Adası’nı kıyıya bağlıyor. Köprünün yakınındaki taş rıhtımlar ise Adalet Kasrı, Bostancıbaşı Kasrı ve İftar Kasrı gibi birkaç tanesi ayakta kalmış kasırların sakinleri tarafından kullanılmış. Tunca ve Meriç Nehirleri kıyısında bir vakitler şehrin varlıklı ailelerine ve namlı sanatkârlara ait sayıları dört yüzü aşan bu kasırlar arasında, “zevrak” denilen kayıklarla küçük yolculuklar yapıldığı anlatılıyor.

Yollar ve köprüler, bir kentte ticaretin gelişmesi için en az hanlar, çarşılar ve bedestenler kadar önemlidir. Edirne’ye ulaşan yolların üstünde 11 tarihi köprü bulunuyor. Edirne’deki köprülerin en eskisi sayılan Gazi Mihal Köprüsü, Tunca Nehri’nin üstüne Bizans İmparatoru Mikhael Palaiologos zamanında yapılmış. Köprünün bugünkü adı, 1402 yılında Gazi Mihal Bey tarafından yaptırılan onarımdan sonra verilmiş. Bu köprü, tarih boyunca Trakya içlerinden Anadolu’ya uzanan ticaret yolunun önemli bir parçası olmuş. Bugün Londra Asfaltı diye bilinen yolun bir ucu Kapıkule sınır kapısından Bulgaristan’a bağlanıyor, öteki ucu ise şehrin içine girip Hürriyet Meydanı’ndan geçerek Selimiye Camisi’ne çıkıyor.

Selimiye Arastası

Selimiye Camisi’ne bitişik duran, hatta cami avlusuna bağlanan geçişleriyle külliyenin bir parçası sayılan arasta, Edirne’nin en hareketli çarşılarından biri. Edirne hakkında araştırmalar yapan ve çok sayıda kitabı bulunan Oral Onur, Selimiye Arastası’nı anlatırken çarşının bugünkü hâline gelinceye kadar iki aşama geçirdiğini söylüyor. Camiyle birlikte ilk sıra dükkânlar Mimar Sinan tarafından yapılmış, daha sonra ikinci sıra dükkânları Sinan’ın kalfalarından Davut Usta eklemiş. “Arasta” kelimesinin “saçak” anlamına geldiğini söyleyen Oral Onur, ikinci sıra dükkânlar yapıldıktan sonra ortaya çıkan uzun koridorun üstü kapatılınca arastanın kapalı çarşı hâline dönüştüğünü, buna rağmen adının değişmediğini anlatıyor.

Edirne kitaplarıyla tanınan Ayhan Tunca ise sözcük anlamıyla “çarşı” demek olan arastaları, aynı türden ürünlerin pazarlandığı yerler olarak tanımlıyor. Selimiye Camisi’ne gelir sağlamak amacıyla kurulan çarşıda, bir dönem az işlenmiş deriden yapılan ucuz ayakkabıların satıldığını anlatan Evliya Çelebi’ye de atıf yaparak, bu nedenle Kavaflar ya da Haffaflar Çarşısı diye anıldığını belirtiyor. Bu çarşının yamaca kurulmuş Selimiye Camisi’ni güney yönünden desteklemek amacıyla hem estetik hem de işlevsel bir istinat elemanı olarak tasarlandığı konusunda fikir birliği mevcut.

Selimiye Arastası, oldukça ilginç bir yapı. Caminin eteklerinde, dış avluya paralel şekilde 225 metrelik bir koridor hâlinde uzanıyor. Bu hâliyle Anadolu’daki arastalardan ya da kapalı çarşılardan hiçbirine benzemiyor. Çarşının doğu, batı ve güney yönündeki kapılarından başka Selimiye avlusuna açılan iki kapısı daha bulunuyor. Arastanın ortalarında bir dua kubbesi var. Eskiden bu kubbenin altına toplanan esnaf, her sabah bereket duası eder, dürüst çalışacağına, iyi mal üreteceğine ve ticarette hile yapmayacağına dair ant içermiş. Kubbe altındaki bu küçük törenle başlayan iş gününde arasta esnafı, ürettiklerini satarak nafaka çıkarmaya çalışırmış.

Bugünkü arastada çeşitli iş kollarında çalışan çok sayıda dükkân bulunuyor. Bütün iş kollarını ortak bir başlıkta toplamak gerekirse, eskiden hemen hiç olmayan bir sektöre hizmet ettikleri, şehri ziyarete gelenlere hediyelik eşya sattıkları söylenebilir. Arastadaki dükkânların vitrinlerinde ve önlerindeki tezgâhlarda daha çok sıradan dokumalar ve ilk bakışta ne oldukları, neden yapıldıkları pek anlaşılmayan, plastikten üretilmiş gibi görünen meyve şekli verilmiş sabunlar pazarlanıyor. Canlı renklere boyanmış parlak görünümlü meyve taklidi sabunlar tabaklara, sepetlere yerleştirilip üstleri streç naylonla kapatılarak Edirne’ye özgü el sanatı diye satılıyor.

Arastanın mimari yapısı yetmiş üç kemerle oldukça estetik bir görünüme sahip. Yüz yirmi dört dükkânla Edirne’nin en hareketli kapalı çarşısı sayılan arastanın esnafı, bu tarihi mekânda işlerin organize edilmesi, yapının güzelleştirilmesi ve korunması amacıyla bir dernek kurmuş.

Selimiye’den kervansaraya

Arastanın ana kapısından çıktıktan sonra bayır aşağı şehre doğru inen parkın içinden geçmek, benim için pek de kolay olmadı. Parlak bir sonbahar ışığında, arkasına koyu gri bir bulut yerleşmiş Selimiye’nin seyrine doyulmuyordu. Üç beş adımda bir duraklayarak dönüp arkama bakıyordum. Sonunda olduğum yerde kalıp uzun uzun seyretmeye karar verdim. Bu nedenle, arastadan çıktıktan sonra aynı hat üstündeki Eski Cami’ye, oradan bedestene, sonra da konakladığım Rüstem Paşa Kervansarayı’na varmak epeyce zaman aldı.

Gökyüzü alacakaranlığa dönerken, öğleden sonra toplanan yağmur bulutları dağıldı. Ufuk, gri fırça darbelerinin parçaladığı turuncuya büründü. Bir gayret yola düşsem gün batmadan Meriç Köprüsü’ne ulaşır mıyım acaba diye düşündüm. Osmanlının Edirne’de yaptırdığı bu son köprü, on iki gözlü zarif taş yapısıyla aynı zamanda gün batımının en güzel seyredildiği yerlerden biriydi. Ancak bu kadim şehirde, güneşin alevden saçlarını toplayıp nasıl çekildiğini seyretmek kadar cazip bir şey daha yapabilirdim: Mimar Sinan’ın izine düşüp şehrin çarşılarını, hanlarını ve kervansaraylarını gezebilirdim. İkincisini tercih ettim.

Anadolu’da hâlen kullanılan kervansaraylar arasında benim gördüğüm en büyüğü hiç kuşkusuz ki Rüstem Paşa Kervansarayı’dır. Mimar Sinan’ın eseri olan bu yapı, şehrin orta yerinde, bugünkü çarşıların ve geçmiş dönemdeki ticaret merkezinin tam kalbinde durur. Oldukça büyük iki avlunun etrafına kurulmuş yapı, aslında kent içindeki konumuyla büyük bir han. Dikdörtgen şeklindeki avluyu çevreleyen iki katlı binanın üst katındaki odalar revaklı bir koridora açılıyor.

Han, Kanuni’nin sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmış. 1877-78 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşında ve Rus istilası sırasında büyük oranda tahrip edilmiş. Bir dönem şehirdeki ipek ticaretinde koza borsası olarak kullanılmış ve Koza Han diye anılmış. Daha sonra onarıma alınmış. 1972 yılında tamamlanan restorasyondan sonra Rüstem Paşa Kervansarayı adıyla otel olarak kullanılmaya başlamış.

Klasik Osmanlı mimarisinin çarpıcı örneklerinden biri olan yapı, 1980 yılında dünyanın saygın mimarlık ödüllerinden biri olan Ağa Han Ödülü’nü almış. Bu şehre gelip de “bedestenler, çarşılar, hanlar, arastalar” başlığı altındaki şenlikli konunun içini doldurmaya çalışan birinin konaklamak isteyeceği yerlerin başında elbette ki bu güzel han gelir. Eski bir handa konaklamak, bir seyyahın uykusunda güzel rüyalar göreceğinin, hatta yaşadığı çağdan demir alıp 15. yüzyıla, oradan 16. yüzyıla geçerek Edirne’nin ticari hayatına, çarşılarına bir göz atacağının garantisidir.

Edirne’de ticaret ve Ali Paşa Çarşısı

Edirne’de ticaretin tarihini anlatan Dr. Bahattin Keleş, Trakya’dan geçen üç ana kervan yolunun Edirne’de buluştuğundan söz ederek, şehrin aynı zamanda Meriç Nehri üstünden denize ulaşabilen önemli bir coğrafi avantaja sahip olduğunu belirtiyor. Her zaman hareketli olan Edirne çarşılarını sayan Keleş; Sultan Beyazıd Çarşısı, Saraçhane Çarşısı, Mehmet Ağa Çarşısı, Muytaplar Çarşısı, Keçeciler Çarşısı, Kazgancılar Çarşısı, Attarlar Çarşısı ve varlığını hâlâ sürdüren Haffaflar ya da bugünkü adıyla Arasta Çarşısı ile Ali Paşa Çarşısı’nı sıralıyor.

Ali Paşa Çarşısı, gerçekten büyük bir yapı. Üç yüz metre uzunluğunda ferah bir koridor hâlindeki çarşıda karşılıklı sıralanmış dükkânlar bulunuyor. Edirneliler bu mekânı “Kapalıçarşı” diye anıyorlar. İlk yapımı 1569 yılına tarihlenen Ali Paşa Çarşısı, Mimar Sinan’ın eseri. 1992 yılında çıkan büyük yangın, taş taş üstünde bırakmamış, büyük zarara yol açmış. Bugün çarşı hakkında konuşan herkes, o yangının dehşetinden söz etmeden geçemiyor.

Yangın sırasında Çarşı Derneği başkanı olan Erdem Erişgen ile bebe malzemeleri satan dükkânında konuşuyoruz. Akşamın hayli ilerlemiş saatlerine kadar süren sohbet, esnafın problemlerinden başlayarak, yaklaşan kış aylarında çarşının ısıtma sorunlarına kadar çeşitli konularda gezindikten sonra yapının tarihine geldi. Kapalıçarşı’nın asırlar boyunca yaşadığı büyük afetler nedeniyle yıkılıp yeniden yapıldığını anlatan Erişgen, 1950 depreminden sonra çarşı mülkiyetinde önemli değişiklikler olduğunu söylüyor. 1992 yılındaki yangından sonra beş yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan onarım çalışmalarının ardından çarşı, bugünkü hâliyle yeniden hizmet vermeye başlamış.

Restorasyon sırasında çarşının altyapısı tümüyle değiştirilmiş. Kablolar yeraltına alınmış, bodruma büyük bir su sarnıcı yapılmış, merkezi ısıtma tesisatı kurulmuş. Bu kapasitede bir alışveriş merkezi için gerekli olan temel altyapının yeterince çalışmadığından yakınan Erişgen, dükkânları klimalarla ısıttıklarını söylüyor. Üç yüz metre uzunluğundaki çarşının çok yüksek kemerli tavanı, taş yapısı ve altı kapısı nedeniyle ısıtılması oldukça zor.

Onarım sonrasında esnafın işleri, hiçbir zaman eskisi gibi canlanmamış. Yerli ve yabancı müşteriler çarşıdan uzaklaşarak yeni alışveriş mekânlarına yönelmişler. Bu durumun sebepleri arasında ekonomik nedenler bulunduğu gibi, çarşı esnafının özellikle yerli müşteriye karşı tutumu, yeterli incelikten yoksun davranışları da gösteriliyor.

Ali Paşa Çarşısı Tesanüt ve Koruma Derneği Başkanı Erdem Erişgen, esnafın hoşnutsuzluğunu Yunanistan’da yaşanan ekonomik değişikliklere ve Türkiye ekonomisindeki dalgalanmalara bağlıyor. İki ülke ekonomisinde yaşanan ciddi değişikliklerle birlikte fiyatlar arasındaki makasın kapandığını, Edirne’den alışveriş etmenin cazibesini yitirdiğini anlatarak, araya giren siyasi sorunların da ticareti olumsuz etkilediğini belirtiyor. Her şeye rağmen hâlâ Yunanistan ve Bulgaristan’dan Edirne’ye gelen çok sayıda müşterileri olduğunu anlatırken gerektiğinde veresiye çalıştıklarını, komşulardan gayet memnun olduklarını, çok dürüst ve güvenilir bulduklarını ifade ediyor.

Bir zamanlar üç yüz altmış dükkânla Edirne’nin en büyük alışveriş merkezi olan Ali Paşa Çarşısı, yolu Edirne’ye düşen yerli ve yabancı gezginlerin görmeden geçmedikleri, yazmadan edemedikleri bir mekân. Bu nedenle farklı zamanlarda burayı ziyaret edenlerin metinlerinde, birbirinden değişik dükkân sayıları verildiği gibi oldukça farklı iş kollarından söz ediliyor.

Eski çarşılardaki dükkânların “dolap” diye adlandırılacak kadar küçük olduğu dikkate alınırsa, günümüzde mal kapasitesi oldukça büyümüş esnafın o dolaplara sığamayacağı anlaşılır. Bugünkü çarşıda dükkânlar daha büyük tutulmuş olsa gerek ki yüz yirmi sekiz dükkân bulunuyor. Ali Paşa Çarşısı’nda genellikle ayakkabı satılıyor. Çok sayıda çeyiz dükkânı ve düğün malzemesi pazarlayan esnafla birlikte hemen her türden malı bulmak mümkün.

Erdem Erişgen ile çarşının hâllerinden konuşmayı sürdürürken akşam inmiş, dükkânların çoğu toplanmıştı. Her dükkân eskiye oranla çok daha büyük olduğu hâlde esnaf mallarını içeriye sığdırmakta zorluk çekiyordu. Vitrin önlerindeki tezgâhlarda sergilenen mallar bu nedenle öylece bırakılıp üstlerine gelişigüzel bir bez örtülmüştü. Dükkânı biraz erken kapatan ya da sabah geç gelenin malına mülküne komşular göz kulak oluyordu. Bu güven ortamı ve esnaf dayanışması sadece Ali Paşa Kapalıçarşısı’nda değil, Edirne’nin tüm geleneksel çarşılarında hâlâ yaşıyor.

Çarşının içinde boydan boya yürüdüm. Kapılar kapanırken dışarı çıktım. Gece olurken büyük koridorun tam ortasındaki iki plastik kepenk inmiş, arada bir geçit bırakacak şekilde çarşıyı bölmüştü. Bu sayede çarşının ortasındaki kapıların birinden girip ötekinden çıkarak iki taraftaki sokaklara ulaşmak mümkün oluyordu. Bu geçit açılmasa, ince uzun bir kütle hâlinde uzanan çarşının bir tarafından diğerine geçebilmek için boylu boyunca çevresini dolaşmak gerekecekti.

Yapının dış duvarlarında kullanılan taşlar, yangın sonrasında Edirne’nin uzak mahallelerindeki eski yapılardan devşirilmiş. Uzun bir koridor hâlindeki binanın üstü, beşik tonoz tavanla örtülmüş. Tavan kemerleri kırmızı beyaz taşla işlenerek süslenmiş. Gel gör ki çarşının bugünkü hâli pek de uyumlu bir görüntüye sahip değil. Dükkânların vitrin doğramalarından cam aksamlara, zemin döşemesinden aydınlatma elemanlarına kadar oldukça eklektik bir görünüm taşıyor. Satılan mallardan özellikle hediyeliklerin hemen hemen tamamı Çin malı ucuz eşyalar ile Hindistan ve Nepal ürünü el işi malzemelerden ibaret. Kuşkusuz bir mekânın değerini ortaya çıkarmak için sadece orayı tasarlayan ve yapanların başarısı hatta dehası bile yetmez. Kullanım biçimi gayet belirleyici olduğu gibi, o mekânı yaşatanlar tarafından katılan değer de bir o kadar önemlidir.

Çarşıların yeni görünümü ve bedesten

Edirne’de bugünkü ticaret hayatı sadece kapalı çarşılar, arastalar, hanlar ve bedestenlerden ibaret değil. Bu mekânların dışında şehrin merkezindeki sokaklara dağılmış oldukça büyük bir çarşı bulunuyor. Saraçlar Caddesi ile İki Kapılı Han Caddesi arasında kalan bölge, geleneksel çarşıların bugünkü çehresini oluşturuyor. Saraçlar Caddesi’ndeki çarşı merkezi tümüyle yayalaştırılmış. Eski yapılarda cephe iyileştirmesi yapılmış. İrili ufaklı meydanlara fıskiyeli havuzlar yerleştirilmiş, heykeller dikilmiş. Bu çarşılar gece geç vakitlere kadar açık değil ancak sokaklar ve meydanlar yeteri kadar aydınlatılıyor.

Bedestenler, bilindiği gibi bir şehirdeki en kıymetli malların satıldığı, aynı zamanda zengin tüccarların yer tuttuğu, kıymetli eşyaların ve evrakın saklandığı, ahaliden varlıklı olanların banka emaneti gibi kullandığı mekânlardır. Edirne’de eskiden iki bedesten bulunduğu dikkate alınırsa, şehirdeki ticari hareketliliğin kapasitesi de anlaşılır.

Bedestenlerden bir tanesi Sultan 2. Murad’ın Bit Pazarı mevkisine inşa ettirdiği Eski Bedesten, diğeri ise bugün de kullanılan Çelebi Sultan Bedesteni. Eski Cami’ye gelir sağlaması için 1417-1418’de inşa edilen bu yapı, Ali Paşa Çarşısı’ndan farklı olarak klasik bedesten formuna daha yakın. On dört kubbeli, altmış dört dolaplı, üst pencereleri Rumi süslemeyle bezenmiş bedestende, eskiden sanat icra eden esnafın yönetiminden kethüdalar sorumluymuş. Bedestenin vakfedildiği yapıya düzenli akar sağlaması, bakımı ve onarımı bu kethüdalar tarafından gözetilir, günlük işlerin kontrolü ise “müntesepler” tarafından yapılırmış. Mal kalitesiyle birlikte ticareti de denetleyen ve gerektiğinde narh koyarak fiyatları sabitleyen müntesepler arasında Muslihiddin Efendi’nin adı hâlâ hatırlanıyor.

Edirne Bedesteni’nin bugünkü hâli ise Bedesten Çarşısı Yardımlaşma Dayanışma Derneği Başkanı Hakan Fındıklı’dan soruluyor. Ben de ondan sordum. Hakan Fındıklı, 20 yıldır bu çarşıda çalışıyor. Dernek 1980’den beri varmış. Türkiye’deki bütün tarihi çarşıların başına gelen Edirne Bedesteni’nin de başına gelmiş. Çarşı yanmış. Yangından sonra bir araya gelen esnaf, vakıflara kira ödemeye devam ederek dükkânlarını boşaltmış. Restorasyon 2007 yılında tamamlanmış.

“Aradan geçen yıllara rağmen insanların ayağı bedestene hâlâ tam alışmadı.” diyen Hakan Fındıklı, çarşı girişindeki küçük dükkânında tuhafiyecilik yapıyor. Selimiye Camisi’ni ziyaret edenler sayesinde arastada işlerin iyi gittiğini, ayrıca o bölgede otopark sorunu bulunmadığını söyleyen Fındıklı, araba park edecek yer olmaması nedeniyle bedestenin pek rağbet görmediğini anlatıyor. Bedestendeki ürün kalitesinin müşteri talebine göre belirlendiğini söyledikten sonra geleneksel çarşılar ile sayıları hızla artan AVM’leri karşılaştırıyor. Şehrin değişen yapısı içinde AVM’lerin yeni bir yaşam biçimi önerdiğini, günün koşullarına uygun pratik ve çabuk tüketilebilen alternatifler sunduğunu ve bu nedenle her kesimden insan çektiğini söylüyor. Kültür, beslenme, eğlence, alışveriş, hatta spor gibi bütün kişisel ve sosyal ihtiyaçların aynı mekânda karşılanması sayesinde geleneksel çarşıların karşısında AVM’lerin sayısız avantajlara sahip olduğunu düşünüyor. Son derece hızlı bir yaşam tarzı öneren bu mekânların aynı zamanda kolay tüketildiği için kalıcı bir etki bırakmayan özellikte olduğundan söz ediyor.

Çarşı Derneği Başkanı Hakan Fındıklı, bedesten içinde yıllardır çeşitli sanatsal faaliyetler düzenlediklerini anlatıyor. Bedestenin orta yerinde fotoğraf, hat ve resim sergileri açılıyor, yerli ve yabancı sanatçılar ağırlanıyor. EFOD-Edirne Fotoğraf Sanatçıları Derneği ile Bedesten Çarşısı Yardımlaşma Derneği birlikte sergiler düzenliyor. Çarşıya birlikte gittiğimiz EFOD Başkanı ve fotoğraf sanatçısı Serdar İyiyüz ile bedestende açtıkları “Edirne’de Kış” sergisini gezerken konuşuyoruz. Çalışmalarını sadece galerilerde değil şehirdeki tarihi mekânlarda, çarşılarda ve meydanlarda sergileyerek herkese ulaşmaya çalıştıklarını anlatıyor. Bedesten Derneği Başkanı Hakan Fındıklı da çarşıdaki müşteri profilini zenginleştirebilmek ve ulaşamadıkları Edirnelileri, mesela üniversite kesimini bedestene çekebilmek için sergilerin yardımcı olduğunu söylüyor, bu tür etkinliklerin mekânı güzelleştirmekle kalmayıp tarihi ortamlara farklı bir işlev kazandırdığını anlatıyor.

Bedestenin içinde ve dışında toplam yüz dükkân bulunuyor. Dıştaki dükkânlarda daha çok gıda ürünleri satılıyor; içteki dükkânlar ise hazır giyim ürünleri, el örgüsü yapan hanımlar için şiş ve yün, iç giyim ve çeyizlik üstüne çalışıyor. Bedestenin orijinal taş yapısı ile içine yerleştirilmiş kulübe görünümlü dükkânların uyum içinde olduğunu söylemek mümkün değil. Her yerde olduğu gibi burada da Çin işi hediyelik eşya satan birkaç dükkân açılmış. Bedestende dini içerikli kitaplar satan iki kitabevi ile bir de sahaf bulunuyor.

Çarşının sahafı

Mimar Sinan Kitabevi-Sahaf, bedestenin kuzey girişinde küçük bir dükkân. Hatta dükkân yerine eski tabirle konuşarak irice bir dolap demek daha doğru olur. Yerden tavana kadar silme kitapla dolu dükkânda Resul Açıkel, müşterilerin her aradığını bir çırpıda buluveriyor. Köşedeki sandalyesine oturarak sohbete gelen arkadaşlarını ağırlıyor, benim gibi meraklıların sorularını yanıtlıyor. Dingin bir tonlama ve yumuşak bir sesle konuşan Resul Açıkel, İstanbul’da yaşarken kitap merakı ve sükûnete olan ihtiyacı nedeniyle Edirne’ye göçmüş. Tarihi çarşıdaki yerinden şimdilik memnun görünüyor ancak birkaç yıl sonra geri dönmeyi planladığını anlatıyor.

Oldukça kapsamlı bir üniversitenin bulunduğu ve azımsanmayacak bir kültür birikimine sahip insanların yaşadığı Edirne’de, gayet büyük çarşılar bulunmasına rağmen zengin kitabevlerinin olmamasını yadırgamıştım. Nedenini sorduğumda, İstanbul yakın olduğu için Edirnelilerin kitap ihtiyacını oradan karşıladığını söylediler. Bu iyimser yorum kuşkusuz belli oranda doğruluk payı taşıyordu ancak on beş milyonluk kültür kenti İstanbul’un çarşıları da kitabevleri açısından pek zengin sayılmazdı doğrusu.

Bedestendeki küçük sahafta, neredeyse iki omuzum kitaplara değecek şekilde ayakta durmuş Edirne çarşıları hakkında sohbet ederken, Resul Açıkel kentle ilgili oldukça kıymetli kitaplar çıkarıyordu önüme. Oral Onur’un kitaplarına da orada rastladım. 1492-1992 yılları arasında geçen beş asır içinde Edirne’deki Yahudi cemaati hakkında araştırmalarını yayımlayan Oral Onur, Balkan Savaşı öncesinde nüfusları on yedi bini bulan Yahudilerin Edirne ticaret hayatındaki yerini anlatırken, “15. yüzyıl ortasında Türkler Edirne’yi aldığında burada bulunan Yahudi tüccarların işlerine devam ettiğini” söylüyor. 1873 yılında yapımına başlanan Berlin-İstanbul-Bağdat demir yolunun Edirne’den geçmesi, ticareti olumlu etkilemiş. O dönemde Rüstem Paşa Hanı, Yahudi bankerler tarafından kullanılıyormuş. Tunca kıyısında yüzlerce büyük antrepo varmış, süpürge atölyeleri ile keten ve kenevir mamuller üreten atölyelerin yanı sıra ipek kozahaneleri ve koza fırınları da burada çalışırmış.

Deveci Han ve kaderine terk edilmiş diğerleri

Deveci Han, Edirne’de bir zamanlar ticari hayatın önemli parçalarından biriymiş. 15. yüzyıla tarihlenen yapı, Osmanlı hanlarının erken örneklerinden sayılıyor. Üst kattaki otuz bir odası ile birlikte geniş avlusu çok sayıda yolcuyu, tüccarı ve kervan ahalisini ağırlayacak büyüklükte. Deveci Han, 1846 yılında hapishaneye dönüştürülmüş. Daha sonra yapılan restorasyonun ardından bugün İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü olarak kullanılıyor. Alt katındaki galeriler, sergi mekânı olarak düzenlenmiş. Yapıda çok amaçlı toplantı salonları bulunuyor ve el sanatları kursları düzenleniyor.

Edirne’de bir zamanlar tam kapasite çalışan çok sayıdaki handan biri de Taşhan. Harap durumdaki yapının sahipleri tarafından başlatılan onarımın uzunca bir süre devam edeceği anlaşılıyor. Yakın zamana kadar otel olarak kullanılan hanın üst katındaki odalarda ve ferah koridorlarda, mobilyalarla sanki orayı henüz terk etmiş müşterilerden kalan izler olduğu gibi duruyor.

Edirne’deki bir başka anıtsal yapı da Ekmekçioğlu Ahmet Paşa Kervansarayı. Şehir içindeki konumuyla büyük bir han olan yapı, restorasyonu tamamlandıktan sonra ticari fuarlar için kullanılmaya başlamış. Kervansarayın muhteşem kapısı kapalı duruyor ancak çevre esnafı giden gelen meraklılarla ilgilenerek içeriye göz atmalarına izin veriyor. 1609 yılına tarihlenen bina, Ayşe Kadın Hanı olarak da biliniyor. Çok büyük avlusunun yanı sıra geniş kapalı mekânlarıyla Türkiye’deki sayılı hanların arasına giren Ayşe Kadın Hanı, Edirne’nin bugünkü sosyal ve ekonomik koşulları elvermediği için yeterince kullanılamıyor.

İskender Hanı ya da Zafer Hanı diye bilinen yapı ise kaderine terk edilmiş durumda. Avlusuna girdiğimde ortalıkta koşturan birkaç köpek ile sağda solda uçuşan naylon torbalardan başka bir hayat belirtisi yoktu. Avlunun bir köşesindeki tahta kapı Çalgıcılar Kahvesi’ne açılıyordu. Yüksek tavanlı kahve belli ki zamanında umur görmüş saltanat sürmüştü. Tavan işçiliği, yüksek duvarları ve ahşap doğramaları Zafer Hanı’nın bir zamanlar nasıl bir yer olduğu konusunda fikir veriyordu. Kahvede oturan birkaç kişi iş bekleyen çalgıcılardı. Burası bir süredir müzisyenlerin buluşma mekânı ve düğün bayram için müzisyen arayanların uğrak yeriydi.

Kent kültürüyle yakından ilgilenen Kazım Esensoy, Hüseyin Koşar ve Ali Çıtak kahvede ettiğimiz sohbette, bir zamanlar halkın geçim kaynağı olan el sanatlarının tümüyle ortadan kalktığını, geriye birkaç terzi, birkaç kalaycı ile şehrin simgelerinden sayılan süpürgecilerin kaldığını anlatıyorlar. Edirne’de iki yıldır ahilikle ilgili toplantılar düzenleniyormuş ancak bu eski kültürü yeniden canlandırmak için yapılan çalışmaların geçmişi sembolik olarak yaşatmaktan öteye geçmeyeceğini düşünüyorlar. El sanatlarının ve sanayi öncesi üretim ilişkilerinin olmadığı yerde esnaf ve zanaatkârın çalışma ilkelerini düzenleyen eski kurumların, tarihi birer örnek olarak ele alınması gerektiğinden söz ediyorlar.

Son süpürgeciler

Edirne’de son kalan el sanatı sayılan süpürgecilik, her şeye rağmen varlığını sürdürüyor. Hatta süpürge çalısının alınıp satıldığı bir borsa bile var. Ayrıca el süpürgesi yapan ustayı canlandıran bir heykel, çarşının orta yerine dikilmiş. Bu heykel, eski ustalardan Salim Yenibaş’ın atölyesinde çalışırken çekilmiş fotoğrafı esas alınarak yapılmış.

Salim Yenibaş, Bostanpazarı’ndaki küçük atölyesinde, cama asılmış “satılık dükkân” ilanının arkasında çalışıyor. Tüm Türkiye’de yaygın olarak kullanılan el süpürgesi, son zamanlarda makineyle üretildiği için maliyetler epeyce düşmüş. Gelin görün ki el emeğiyle çalışan eski atölyelerde durum tam tersine gelişmiş. İnsan gücüyle yapılan süpürgelerin maliyeti; işçi ücreti, sigorta, vergi derken hayli yükselmiş. O nedenle Salim Yenibaş, üç kişilik üretim zinciri içinde üretilen süpürgeyi çoktandır tek başına yapıyor. Bir süpürgenin tamamlanması yirmi dakikayı aşıyor. Ustanın aylık geliri ise asgari ücreti ancak buluyor.

Babasından öğrendiği bu sanatı sürdürmeye kararlı olan Salim Usta, eskiden süpürgeciye çırak girmek için can atan gençlerin artık bu işe yan gözle bile bakmadığını söylüyor. 1975 yılında dükkân açtığında Edirne’de üç yüz süpürge atölyesi çalışırken şimdi yirmi beş-otuz tane ancak kalmış. Az ileride kalıntıları duran Raşit’in Hanı’nda kırk beş-elli ustanın bir arada çalıştığı günleri hatırlıyor.

Salim Usta’nın süpürge atölyesinde karşılıklı iki tezgâh ve üç kişilik takım bulunuyor. Tezgâhın üstündeki oturağa kendini belinden zincirleyerek oturuyor ve sağlam bir urganla ayağına geçirdiği tahta ayaklık marifetiyle bir demet süpürge otuna doladığı ince teli gerdirip bağlayarak süpürgeyi dikişe hazırlıyor. Daha sonra mengene içine aldığı süpürge telini, çatal biz ve iğne batmasın diye avuç içine yerleştirdiği deri kepene marifetiyle dikip kullanıma hazır hâle getiriyor.

Salim Yenibaş, yaptığı işin son ustalarından olduğunu biliyor ve bir süredir medyanın, üniversite çevrelerinin ve meraklıların gösterdiği ilgiden memnun olduğunu gizlemiyor. “Her hafta senin gibi çok insan gelip fotoğraf çekiyor, soru soruyor, yazıp çizip gidiyor.” diyor.

Edirne süpürgeleri, bir taraftan klasik işlevlerini yerine getirerek temizlik maksadıyla kullanılmak üzere pazara çıkarılırken, öte yandan birer süs nesnesi olarak da dekore edilip vitrine yerleştiriliyor. Gerçek boyda ya da minyatür ölçülerdeki süpürgeler üstüne ayna parçaları yapıştırılarak, renkli bezlerle sarılıp saplarına ponponlar dizilerek süsleniyor. “Aynalı süpürge” adı yakıştırılan süpürgeler, hızla büyüyen Edirne çarşılarında değişen tüketim alışkanlıklarına, farklılaşan süsleme anlayışına rağmen kendine bir yer açmaya, pazarda tutunmaya çalışıyor.

EDİRNE NOTLARI

TARİHTE EDİRNE

Tarihi oldukça eskilere giden kentin kuruluşu, Traklara uzanır. Şehir M.Ö. 170’te Romalıların hâkimiyetine geçer. Roma İmparatorluğu’nun bölünmesinden sonra ise Doğu Roma’nın ya da diğer adıyla Bizans’ın egemenliğinde kalır.

Şehir, 1361’de Osmanlılar tarafından fethedilir ve 1365’te Bursa’dan sonra imparatorluğun ikinci başkenti olur. Bu dönemden başlayarak han ve çarşılarla donatılır. 15. ve 16. yüzyılda güçlü bir ticaret merkezi olur. “Beledi” denilen nakışlı pamuk kumaşlar, “velense” denilen yün battaniyeler, “boğası” denilen minder örtüleri, mis sabunlar ve savaş avadanlıkları Edirne’de üretilerek diğer kentlere yollanır. Hint ve İran tacirleri, şehirdeki ticarette önemli bir yer tutar; Venedikli, Cenevizli ve Floransalı tüccarlar şehirde ikamet eder.

1453 yılında İstanbul başkent olduktan sonra da Edirne’nin ticari önemi sürer. Rumeli’deki fetihlerin ardından bölgeye yerleştirilen konar göçerlerle birlikte nüfus çoğalır. 16. yüzyılın sonunda en geniş sınırlarına ulaşan imparatorluk, dünyada değişen ticaret yollarına ve yeni üretim biçimlerine ayak uyduramayınca daha çok ham madde ihraç eden ve karşılığında mamul ürünler satın alan büyük bir pazar durumuna dönüşür. 18. yüzyılda üst üste gelen depremler ve yangınlar, şehirdeki üretimi ve ticareti olumsuz etkiler. Bir zamanlar Balkanlara açılan kapı olduğu için hızla gelişen ve zenginleşen şehir, Osmanlı İmparatorluğu’nun sarsılmaya başladığı dönemde üst üste Rus, Bulgar ve Yunan işgallerine uğrar.

Edirne, 1922 yılında işgalden kurtularak Türkiye’nin sınırlarına girer.

SEYYAHLARDAN

1653’TE EVLİYA ÇELEBİ;

“Bu dükkânların içine insan girse bu altın ve mücevherleri, çok pahalı değerli eşyaları seyretmekten şaşkınlaşır ve hayran olur. Ud ve amber kokusundan oraya gelenlerin dimağları kokulanır. Bu bedestende nice Mısır hazinesi olduğundan, her gece altmış adet bekçileri aydınlatıp da güneş doğuncaya kadar gözcülük edip dört tarafta olan demir kapıları kapatırlar…”

“Selim Han Camii yakınında Ali Paşa Çarşısı gibi iki başı demir kapılı büyük anayolun sağında ve solunda üç yüz adet kepenkli, süslü dükkanlardır ki kavaf civanları seccadelerinde oturup ellerinde çevganlarıyla zergerdan pabucu şaşkın kimselere verir.”

18.YY’DA LADY MONTEQUE;

“Edirne Çarşısı’nın kaldırımı Londra’dakinden daha temiz, işsiz güçsüz adamlar burada gezmeye, kahve yahut şerbet içmeye geliyorlar. Bizim tiyatrolarda olduğu gibi buralarda da bağırıyorlar. Bu çarşı, Ali Paşa tarafından tahsis edilmiştir. Onun adını taşıyor fakat fiyatlar pek fazla, çünkü burada hiç fabrika yok.”

 

ÇARŞIDAN BİR MESLEK:

EDİRNEKÂRİ

“Edirne işi bezeme” de denilen bu sanat, çeşitli malzemelerin üstüne boya ile yapılır. Desenler geometrik olmaktan çok, kıvrak çizgilerle işlenen tabiattan alınmış çiçek demetleri, yapraklar ve meyve motifleriyle dolu kompozisyonlardır. Daha çok yazı çekmeceleri, kalemdanlar, çeyiz sandıkları, küçük mobilyalar, para kutuları Edirnekâri ile bezenir. Bu sanatı icra eden ustalar, ahşap malzeme kullandığı gibi kâğıt üstüne ve kitap cildine de Edirnekâri işleme yaparlar. Edirne’deki eski mezarlıklarda bu üslupla işlenmiş taşlara rastlanır.

Bu teknik uygulanırken önce işlenecek malzemenin üstüne nişadır ve üstübeç karışımı bir astar çekilir. Sonra genellikle krem, bej, açık pembe ve yeşil gibi açık tonlardan oluşan bir fon boyanır. Fonun üstüne işlenecek motif, kalemle çizildikten sonra boyama işlemi başlar. Eski dönemlerde kök boyalar ve mineral boyalar kullanılırken sanatın uygulandığı son zamanlarda yağlı boya da kullanılır. Nakışlama işlemi bittikten sonra bir süre kuruması beklenir ve üstüne “lak” denilen cila çekilerek hem parlak görünmesi hem işlemenin korunması sağlanır.

KAYNAKÇA

  • Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü- Edirne Kültür Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri 23-25 Ekim 2003 – Edirne Valiliği Yayınları
  • Ender Bilar – Oral Onur, Edirne Çarşıları ve Yitirilen Tarihi Eserler, Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi Yayınları No: 3
  • Edirne, (Dergi) Edirne İl Özel İdaresi Yayını
  • Oral Onur, XVI’dan XX yüzyıla Belgelerle Edirne, Edirne Valiliği Yayını 2006
  • Ratip Kazancıgil, Öğr. Gör.Nilüfer Gökçe, Dağdeviranzade M.Şevket Bey’in Edirne Tarihi ve Balkan Savaşı Anıları Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi Yayınları No:41, 2005
  • Oral Onur, 1492’den Günümüze Edirne Yahudi Cemaati, 2005
  • Ender Bilar, Tarihi Başkent Edirne’de Kültür, 2008
  • Ayhan Tunca, Mimar Sinan, Edirne ve Selimiye, 2005
  • Ayhan Tunca, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Edirne’de, 2005
  • Ayhan Tunca – Edirne’de Tarih, Kültür, İnanç Turu – 2005

*Kıvılcım Ajans Tarafından Hazırlanan Halk Bankası Yayınları arasında 2011 yılında yayınlanan “ÇARŞILARLA ANADOLU Hanlar-Bedestenler Kapalıçarşılar” kitabından.

 

Özcan Yurdalan

Fotoğraflar: Tolga Sezgin

 

Gazella Turizm

Gazella Fotoğraf Turları

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s