Milli Giysisi Battaniye Olan Ülke: Lesoto

Yorum bırakın
Orta ve Güney Afrika

Lesoto her taraftan Güney Afrika’yla çevrili olan küçük ve kendi halinde bir krallık. Nüfusu 1,9 milyon ve ürettikleri pek bir şey yok; işsizlik oranı % 50’lik seviyelerde. En önemli iki gelir kaynakları var. Bunlardan biri Güney Afrika’ya çalışmaya gönderdikleri işçiler ve diğeriyse size Nepal ve Tibet’i unutturacak dünyanın en yüksek ülkesi olarak doğa turizmi. En alçak yeri denizden 1400 m yukarıda. Yüksek olması sebebiyle iklim, Afrika’ya göre oldukça sert ve belki de sırf bu yüzden Lesoto’nun milli giysisi battaniye!

Lesoto ekonomik bakımdan olduğu gibi ulaşım bakımından da Güney Afrika’ya bağlı. Ülkeye doğrudan uçmak mümkün değil Johannesburg’dan aktarma yapmanız ya da karadan gelmeniz gerekiyor. Johannesburg’dan Lesoto’ya her an minibüs bulmak mümkün çünkü oradaki madenlerde yaklaşık 60.000 Lesotolu çalışıyor. Madenlerde maaş günü her ayın son cuma sabahı ve parayı alan gurbetçi madencilerin ilk yaptıkları iş, başkent Maseru’ya giden bir minibüse atlayıp, aldıkları paraları bitirene kadar içmek. Maseru, bilenler tarafından “ayın son cuma”sı dışında ne zaman isterseniz gidebileceğiniz bir yer olarak tanımlanıyor.

 

Maseru şehirden daha çok, büyükçe bir kasaba görünümünde. Sokaklarda takım elbiseli, tişörtlü insanların yanında battaniyeyle dolaşanlar dikkati çekiyor. Ülkeye ilk battaniye 1860 yılında İngilizler tarafından getirilmiş, o zamana kadar da hayvan derisinden giysiler kullanılıyormuş ancak battaniye Lesoto’ya girdikten sonra halk çok çabuk benimsemiş ve bugün Lesotolular bildiğimiz battaniyeyi günlük bir giysi olarak kullanmaya başlamışlar. Hatta birçok Lesotolu tarafından gündelik dilde kullanılan bir cümle onların hayata karşı duruşlarını da sergiliyor: “Battaniyesi ve çakısı olan tek başına yaşayabilir çünkü asla aç kalmaz ve üşümez.”

 

Battaniye giymek Lesoto kültürünün vazgeçilmez bir parçası. Sokakta, yolda, törenlerde, köylerde ve şehirlerde battaniyeli insanlara her saat rastlamanız mümkün. Kral III. Letsie, 1996’daki taç törenine takım elbisesi üzerine giydiği battaniyeyle katılmış. Herkesin dolabında normal günler için başka ve özel günler için farklı desenlerde battaniyeler söz konusu. Yeni evlenen kadınlarla, çocuklu kadınların battaniyeleri ayrı ayrı. Keza battaniye evlilik sırasında kız ailesine hediye edilecek kadar özeldir ya da erkekliğe geçişin sembolü olarak omuza atılan özel desenli bir battaniye yeterlidir. Görülebileceği gibi Lesotolular için battaniye o kadar önemli ki, toprakta üşümesinler diye zaman zaman ölülerini bile battaniyeye sarıp gömebiliyorlar.

Böylesi bir battaniye piyasasındansa benim gördüğüm kadarıyla en çok Uşaklılar faydalanıyor! Bundan 15 sene kadar önce Güney Afrika’ya gelip iş kurmuş Uşak merkezli dokuma firmaları bölgede faaliyet gösteriyorlar. Lesoto ve Güney Afrika mağazalarında rafları İstanbul, Bodrum, Gül vb. markalı battaniyeler süslüyor. Sokakta battaniyeden sonra en fazla rastlanan giysi türüyse tulum ve altına lastik çizme. Tulumlar sadece iki renkten oluşuyor: mavi ya da turuncu; çizmelerse illaki siyah.

 

Maseru’dan ayrılıp iki saat uzaklıkta kalacağımız yere, Malealea Lodge’a doğru yola çıkıyoruz. Yol fena değil ama oldukça virajlı; aralarda polis barikatları var. Bir barikattaki polisler servislerinin gelmediğini ve kendilerini köylerine bırakıp bırakamayacağımızı soruyorlar; onları da alıp yolumuza devam ediyoruz. Yolda sohbet muhabbet bize biraz Lesoto’yu anlatıyorlar. Burada yaşamaktan şikayetçiler ve “ülkemizde sadece dağlar ve toz var; Türkiye neresi, oraya nasıl yerleşebiliriz?” diye soruyorlar. Türkiye’nin nerede olduğunu bile bilmeden yerleşmek istemelerini saflıklarına ya da buradaki yaşamdan çok sıkılmış olmalarına verip devam ediyoruz!

 

Malealea Lodge, Lesoto’nun güneybatı ucunda iş ve “sorumlu turizm” vahası. Tesisin sahibi Mick, konaklayanların yerel halkla olabildiğince fazla kaynaşmasına çalışıyor, yerel halka iş sağlıyor, gelirinin bir kısmıyla çevre köylerde eğitimi ve yeni iş sahalarını destekliyor. Bu çalışmaları sayesinde almış olduğu on kadar irili ufaklı ödül, küçük resepsiyonda sergileniyor. Basoto midillisi Lesoto’ya has, dayanıklı ve dağlarda binmeye son derece uygun bir at cinsi. Bir insanın inmekte ya da çıkmakta zorluk çekeceği diklikte taşlı yollarda, son derece sakin bir şekilde yorulmadan ilerlemesiyle tanınıyor. At, zemini sağlam olmayan dar patikalarda ayağını yere basıp ilk önce hafif bir yeri yokluyor ve yer hareket etmiyorsa yoluna devam ediyor. Yeteri kadar sağlam bulmadığı yerlerde ayağını kaldırıp başka koyacak bir yer arıyor; üstelik de bunları şaşırtıcı bir hızla duraksamadan yapıyor.

 

Basoto midillileriyle bütün gün boyunca yol alıyor, akşama doğru geceleyeceğimiz köye varıyoruz. Köy dik bir yamaçtaki tek düzlüğe kurulmuş on beş kadar çamur kulübeden oluşuyor. Atları kalacağımız kulübeye bağlayıp yürüyerek yakınlardaki çağlayana doğru yola çıkıyoruz. Bütün bir gün ata binmenin verdiği yorgunluktan sonra bacaklarımı hissetmiyorum. Bir saat kadar çalılıklar arasında ilerledikten sonra nehrin yatağına inip kayalarda zıplayarak yürüyoruz. Sonunda görmek için bu kadar yol geldiğimiz Ribaneng Çağlayanı karşımızda… Biraz oturup dinlenmek istiyoruz, ama havanın kararmasına bir saatten az kaldığını farkına varıp karanlıkta aynı yolu dönmenin kolay olmayacağını bildiğimiz için acele birkaç fotoğraf çekip hızlıca yola çıkıyoruz.

 

Köyde evler daire şeklinde, penceresiz, çamur ve samandan yapılma 8-10 m’lik kulübeler. Tipik bir aile: anneler (poligami var), baba ve 6-7 çocuktan oluşuyor. Evlerde hemen hemen hiç eşya yok, geceleyin herkes bir battaniye alıp olduğu yere kıvrılıyor; yatak yok. Evlerin ortasında bulunan ocakta yemeklerini yapıyorlar ancak yemek zamanı içeride göz gözü görmüyor, evi havalandırmanın tek yolu kapıyı açmak çünkü baca diye bir şey yok. Aynı ocağı geceleri bu sefer ısınmak için yakıp öyle yatıyorlar -ancak gaz zehirlenmesinden nasıl korunduklarını bilemiyorum! Köylülerin ana yemeği “pap” adını verdikleri bir çeşit mısır ekmeği: Mısır ununa biraz su, süt ve (varsa) yağ katıp yapıyorlar. Sonra bunu kahvaltı ve akşam yemeğinde yiyorlar. Bizim kaldığımız köyün civarında mısır dışında ekili sebze-meyve göremedik; varsa yoksa mısır! Sadece mısırla beslenen bir nesil ne kadar sağlıklı olabilir?

 

Köyün etrafı tamamen dağlık ve dağlar gün ışığını erken kesiyor. Hava saat altıda tamamen kararmış oluyor. Biz de diğer köylüler gibi, rehberimizin de yardımıyla yer ocağında yiyecek bir şeyler hazırlıyoruz. Rehberimizin kalacağı kulübede ne yatak ne battaniye hiçbir şey yok; kupkuru bir oda. “Gece üşümez misin?” sorusuna: “Ata zarar gelmesin diye eyerle sırtı arasına koyduğumuz keçe çok sıcak tutar, birazdan atın üzerinden alacağım onu” diyor ve meraklanmamamızı söylüyor. İyice yorulmuşuz, uyku tulumlarımızı açıp yayıyoruz. Köyde hemen herkes yatmış, uykudaki insanların sesleri dışında hiç ses yok. Saate bakıyorum henüz yedi buçuk. Eh, çok geç olmuş, yatıyoruz!

 

Başar Kurtbayram

http://www.simdigezelim.com/

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s