Devrimin 100. yılında St. Petersburg

Yorum bırakın
Avrupa / kuzey avrupa / Makaleler

ATLAS DERGİSİ, EKİM 2017, 295. SAYI

BİRİNCİ YAZI

Devrimin 100. yılında St. Petersburg

Avrupa’da “Büyük”, Türkiye’de “Deli” sıfatıyla tanınan Çar Petro kurdu Petersburg’u… Rusya’nın batıya açılan büyük kapısı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanları büyük düşman gören Ruslar, “burg” ekini değiştirdi. O, artık Petrograd’dı. Ama aynı tarihlerde 20. yüzyılı derinden etkileyen Ekim Devrimi’nin de merkezi oldu ve iktidarı alan Bolşevikler ona önderlerinin adını verdi: Leningrad. Atlas, 1917 Ekim Devrimi’nin 100. yılında Rusların Sankt Peterburg dediği kenti, devrimin izlerini sürerek geziyor.

YAZI: MEHMET Y. YILMAZ

Ahmet Hamdi Tanpınar, Paris’ten Adalet Cimcoz’a yazdığı bir mektupta, “İki hasretim vardı. Paris ve güzel kadın. Buraya geldim, ikisini de kaybettim” diyordu. Basit bir cümle aslında. Hem Paris’e, hem de güzel kadınlara kavuşunca, iki hasretini de kaybetmiş oluyorsun. Bu cümleyi hafızama kazıyan iki neden var. Birincisi yanıtını asla veremediğim bir soru: Bir insan, bir kadına mektup yazar da “güzel kadına hasretim” derse, bu o kadın tarafından nasıl algılanır?

Çözmesi zor. Rahmetli Adalet Hanım’ın bildiğimiz anlamda “plastik güzellerden” sayılmayacağın aşikâr, ama onun da elbette kendince güzel bulduğu yönleri olmalıydı, acaba bu mektubu okurken ne düşünmüştü? İkincisi ise bu sözlerin birinci bölümünün benim açımdan St. Petersburg için geçerli olmasıydı.

Benim için her zaman düşsel bir kent oldu, Petrograd, Leningrad ve nihayetinde St. Petersburg. Puşkin’in, Dostoyevski’nin, Turgenyev’in, Gogol’un, Çaykovski’nin, Rimsky-Korsakof’un, Anna Ahmadova’nın, Lenin’in, Troçki’nin, Büyük Ekim Devrimi’nin, Hermitage’ın büyülü kenti. Nihilistlerin, anarşistlerin depresif anası. Doğunun Venedik’i, Paris’i, Floransa’sı. Duru tenli, iri mavi-yeşil gözlü, sarışın, çeneleri gururla havaya kalkmış asil güzel kadınların kenti. Neva Nehri’nin Baltık’la öpüşmesinden doğan nazlı bir kız. Ancak Petersburg’a kavuşmak bende, Ahmet Hamdi’deki gibi bir ‘kayba” yol açmadı. Kalbimdeki müstesna yerini koruyor.

Rus İmparatorluğu’nun başkenti, batılıların “Büyük”, bizim ise “Deli” sıfatıyla tanımladığımız Çar Petro tarafından kuruldu. O vakitler adı doğal olarak kurucusunu anıştıracak biçimde Petersburg idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, kentin ismindeki “burg” ekinin Almancadan gelmesi, “yerli ve milli” politikalar izleyenler için sorun teşkil etti. Almanya, savaştaki en büyük düşmandı ve kentin adı ilk kez bu nedenle değişti ve Ruslaştırıldı: Petrograd.

Kentin adı Bolşevik Devrimi’nin ardından 1924 yılında bir kez daha değişecek ve bu kez Leningrad olacaktı, ama onun ömrü de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona erecekti. Kentin adı artık Ruslar gibi söyleyecek olursak Sankt Peterburg!

“Deli” Petro’nun kenti

Çar Petro, lakabı gibi “büyük bir devlet adamı” idi. Bizim ona “deli” lakabını takmamızın nedeni de sanırım onun bu büyüklüğünü anlayamayıp, “delilik” olarak görmüş olmamız. Şehir kurulduktan sonraki 200 yıllık döneminde, tıpkı devrim öncesi Paris’te olduğu gibi keskin biçimde tanımlanmış sosyo ekonomik bölgelere bölünmüştü.

Vasiliyevski Adası ile Neva’nın sağ kıyısında kalan kentin merkez semtleri ile nehirden Obvodni Kanalı’na kadar nehrin sol yakası üst ve orta sınıfın yaşadığı bir bölgeye dönüşmüştü. Merkez semtler çar ailesi ve aristokratlara ait rokoko ve neoklasik saraylar, imparatorluğun görkemli idari yapıları, İsaak ve Kazan katedrallerini barındırıyordu. Bu binaların çoğu bugün de ayakta duruyor, St. Petersburg’a o muazzam romantik havasını veriyor.

Nevski Prospekt, bugün olduğu gibi kurulduğu yıllarda da kentin en geniş ve “iyi” caddesiydi. Nevski Prospekt’te yürürken Gogol’un romantik hayalcilerini, delişmen ve kaba maceracılarını, büyüklük kompleksinden tımarhaneye düşen memurlarını kanlı canlı karşınızda görürseniz, sakın şaşırmayın. Dostoyevski’nin şimdi bir müze haline getirilen evi de öyle. Çalışma masasının üzerinde hayatının bir bölümünü kumar masalarında kaybeden büyük yazarın zarları hâlâ atılmayı bekliyor.

Suç ve Ceza’nın yazıldığı odadaki saat yazar öldüğünde kızı tarafından durdurulmuş, hâlâ o anı gösteriyor. Biraz bekleyebilirseniz kiliseden çıkınca çay içmeye eve gelecek Alyoşa Karamazof’u da görebilirsiniz sanki. Raskolnikov’un izini sürmek isterseniz biraz dolanmanız gerekebilir ama. Raskolnikov, Dostoyevski’nin büyük eseri Suç ve Ceza’nın topluma başkaldırmış nihilist kahramanı. Yoksul düşmüş bu genç, yaşamın gerçeklerinden koparak her şeye akıl düzeyinde bakan, yüce amaçlar için gerekiyorsa her türlü ahlak dışı araca da baş vurmanın meşru olduğunu düşünen birisidir. Bu yüzden yaşaması için hiçbir akılcı sebep bulamadığı aptal, sağır ve hasta bir tefeci kadını öldürür. Hapiste geçireceği yıllar ona, gerçek mutluluğun sadece akla dayanan bir yaşam anlayışıyla değil, düşünsel kibirden kurtulmayı da sağlayan çileler çekilerek bulunabileceğini öğretir.

Dostoyevski’nin romanında cinayetin işlendiği yer olarak anlatılan Griboedova Kanalı kıyısındaki 104 numaralı dev binanın iç avlusuna, geçerken insanın içini ürperten bir “tünel”den giriliyor. Rusya’nın birçok kentinde örneğini görebileceğiniz bir mimarisi var binanın. İri tekir bir kedinin önüm sıra meydan okurcasına yürüdüğü bu tünelden geometrisi ters açılarla çarpılmış bir avluya çıkılıyor. Avlunun mimari yapısı Dostoyevski’nin neden bu binayı seçtiğini de açıklıyor sanki. Bu binada yüzlerce ev var. Neresinden bakarsanız bakın binada en az 600-700 kişi yaşıyor olmalı. Ama öyle dramatik bir sessizlik var ki, sanki büyük bir apartmanın avlusunda değil de bir cezaevinin tecrit hücresindeymişsiniz duygusu uyanıyor içinizde. Beş numaralı girişten merdivenlere doğru yürüyüp, üçüncü kata çıkarsanız, sol taraftaki 74 numaralı daireyi bulacaksınız. Şimdi kimin oturduğunu bilemediğim dairenin kapısı sanki geçmişte işlenen bir büyük suçun tekrarını önlemek istercesine takviye edilmiş. Büyük Rus coğrafyasındaki evlerin çoğunda görebileceğiniz, üzerinde üç kilit yuvası olan boyanmamış ahşapla kaplı bir çelik kapı bu. Zili çalmaya kalkmayın sakın. Hatta bana sorarsanız bir yabancı olarak benim de aslında yapmamış olmam gereken şeyi de yapmayın, binanın içinde dolaşmayın ki, soluğu bir Rus karakolunda almayasınız.

Bu kent belki de dünyanın en büyük açık hava müzesi. 1700’lerde bizim “deli” dediğimiz Büyük Petro’nun emriyle kurulmaya başlanmış, bizim “erkek delisi” unvanına layık gördüğümüz Büyük Katerina’nın ellerinde büyümüş bir müze-kent.

Bir kentin bütün özelliklerini koruyarak üç yüz küsur yıldır hiç değişmemesi mümkün mü? Evet, burada mümkün olabilmiş. Ne Napolyon ve Hitler ordularının gözü dönmüş saldırganlığı, ne de Stalin’in paranoyak gücü bu kenti değiştirmeye yetmemiş. Ankara gibi “yeni” bir şehri bile 75 yılda üç kere yıkıp yeniden yapmayı başarmış bir ırkın ahfadı olarak bize çok yabancı bir durum elbette.

100 ekim sonra 

Sankt Peterburg’u ya da batıda söylendiği gibi St. Petersburg’u bu yıl gündeme taşıyan şey ise Bolşevik Devrimi’nin (Büyük Ekim Devrimi diye de anılır) 100. yıldönümü. Dünyayı sarsan bir devrime sahne olan bu kentin sokaklarını dolaşırken, Ekim (miladi takvime göre kasım) Devrimi’nin izini de sürebilirsiniz. Devrime giden yolda Lenin ve beraberindekileri Finlandiya’dan getiren tren Petrograd’ın kuzey ucundaki Ormancılık Enstitüsü’nü çevreleyen bakımlı ormanın içinden geçerek Sampsonevski Parkı’nı kat etti, devrim öncesi büyük grevlere sahne olan fabrikaların arasından geçerek Finlandiya İstasyonu’na girdi. Lenin’i St. Petersburg’a ikinci gelişinde karşılayan kimse olmamıştı. Oradan zor bela bulunabilen bir taksi ile Kşesinskaya Malikanesi’ne geçtiler. Çar II. Nikola’nın sevgilisi, Marinski Balesi’nin baş balerini Mathilde Kşesinskaya için yaptırdığı bu malikâne Şubat devrimi sırasında boşaltılmış ve Bolşeviklerin karargâhı haline getirilmişti. Bina kritik bir konumdaydı: Potrus ve Paul Kalesi’ne ve o yıllarda ateşli politik toplantılara sahne olan Cirque Modern binasına taş atımı mesafesindedir.

Lenin’in binaya varmasının ardından Kronştad denizcileri, Taurida Sarayı’nı ele geçirdiler. Sözü devrim günlerine getirmeden önce önemli bir tarihe sahip iki yapıyı daha anmakta yarar var: Döneminin en büyük katedrali olan St. Isaac ve Aleksandr Nevski Manastırı. Kerenski’nin, “gerici” gösterilerinden en önemlisi olan, olaylar sırasında hayatını kaybetmiş Kazak askerlerin cenaze ve mezarlık törenleri buralarda yapılmıştı.

Bu arada Bolşevik Petrograd Komitesi’nin çalışmalarını sürdürdüğü Kşesinskaya Malikânesi de hükümet tarafından geri alınmış, Bolşeviklerin bütün belgelerine el konulmuştu. Bolşevikler bunun ardından asil ailelerin kız çocuklarının okutulması için yaptırılmış olan Smolni Enstitüsü’nü kendilerine karargâh yaptılar.

Bolşeviklerin St. Petersburg’u

“Yoldaşlar Petregrad Sovyeti işbaşındadır” sözünün söylendiği balkon, devrimin dakika dakika planlandığı çalışma odası. Her şey o ekim günündeki durumuyla muhafaza ediliyor. Lenin’in kullandığı basit çalışma masası, masanın üzerindeki dosyaları, tabancası, deri kasketi.

Devrim öncesinde düzenlenen Demokratik Devlet Konferansı’nın düzenlendiği bina ise şimdi Puşkin Tiyatrosu olarak bilinen, Aleksandriski Tiyatrosu’dur. Bir diğer önemli bina ise Kuzey Bölgeleri Sovyetler Kongresi’nin toplandığı sırada siyasi mahkûmların açlık grevine başladığı Crosses Cezaevi’dir.

Artık devrime günler kalmıştır ve bu haberin duyulması kentteki siyasi tansiyonu alabildiğine yükseltmişti. 22 Ekim’de, Neva’nın sağ kıyısında yer alan Halk Evi’nde Troçki’nin yaptığı ateşli konuşmayı dinlemek için fabrikalar ve askeri garnizonlar adeta boşalmış durumdaydı. 23 Ekim’de Askeri Devrimci Komite, Peter Paul Kalesi ile hemen yanındaki Kronwerk Cephaneliği’ni ele geçirdi. Kale, Kışlık Saray’a tepeden bakan kritik bir konuma sahip. Kerenski de artık ayak sesleri iyice güçlenen devrimi durdurmak için son bir hamle yapmıştı.

Neva üzerindeki Liteini, Troitsi ve Nikolaevski köprüleri açılmış, hükümet güçlerinin kontrolü altındaki Saray Köprüsü, Neva üzerinde açık kalan tek geçiş haline gelmişti. Amaç, Neva’nın sağ yakasındaki işçi mahallelerinden gelecek işçilerin önünü kesebilmekti. Ancak bu işe yaramadı. 25 Ekim günü sabaha karşı 2 sularında Nikoalevski İstasyonu ve Petrograd Elektrik İstasyonu ele geçirildi.

Sabaha karşı saatler 3.30’u gösterirken Aurora zırhlısı, hâlâ hükümetin kontrolünde olan Nikoalevski Köprüsü’nün yanına demirlemişti. Son noktayı koyan askeri operasyon da bu zırhlının dev toplarını kurusıkı ateşlemesi oldu. Atış kurusıkıydı ancak patlama sesi öylesine etkili oldu ki, Peter Paul Kalesi’nden yapılan diğer atışlarla birlikte artık Bolşeviklerin önünde hiç direnç kalmayacaktı.

Bir dergi yazısı içinde bu devrimin adım adım nasıl geliştiğini, hangi kritik kararların alındığını, Kerenski hükümetinin yaptığı hataları tek tek sayabilmenin olanağı yok. Ben burada Petersburg’u gezerken devrimin izini sürmek isteyenlere küçük bir rehber yazmaya çalıştım. O günlerin gelişmelerini bir polisiye roman tadında anlatan bir kitabı meraklılara önermek istiyorum ki ben de Petersburg’a giderken o kitabı okumuştum. (Alexander Rabinowitch, Bolşevikler İktidara Geliyor–Petrograd’da 1917 Devrimi.)

 

İKİNCİ YAZI 

PETERSBURG VE MOSKOVA

Devrimin kentleri

Anıtsal bir kent olarak kurulan St. Petersburg, aynı zamanda dışarıdan gelecek saldırıları karşılayacak bir kale olarak düşünülmüştü. Ekim Devrimi’nin lideri Lenin ve arkadaşları, en büyük ilk adımı burada attı. Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova ise salt politik bakımdan değil, ticari ve kültürel ilişkilerin de düğüm noktasıydı. Rusya’nın en büyük iki kentinde devrim ve sonrasının hatıraları hala yaşıyor.

YAZI: ADNAN BOSTANCIOĞLU

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor isimli eserinde, St. Petersburg ile Moskova arasındaki karşıtlığı ima eden simgesellik üzerine şöyle diyor: “…Petersburg, Rus hayatını dolduran tüm yabancı ve kozmopolit unsurları temsil eder. Moskova ise Rus narod’unun (halk) tüm yerli birikimi ve kendine ait geleneklerini gösterir. Petersburg kirlenme ve yozlaşma; Moskova kutsaldır. Petersburg dünyevidir (hatta belki de ateist). Petersburg Rusya’nın kafasıdır, Moskova yüreği.”

Seyahatimize eşlik eden mihmandarlarımızın anlattığı kimi hikâyelerde de iki kentin sakinlerinin birbirlerinden pek hazzetmediklerini hissedebiliyorsunuz. St. Petersburglular Moskovalıları biraz “hödük” bulurken, Moskovalıların kanaati ise St. Petersburgluların “züppe” olduğu şeklinde… Aslında bunun sebebi iki “rakip” şehrin tarihinden bağımsız değil.

Moskova, Rusya için ulusal varoluş tarihini temsil ediyor. 14. yüzyıldan itibaren, Rusya’nın birliğini sağlayan merkezi güç Moskova. Doğal olarak da başkent. Ta ki, 18. yüzyılın başında St. Petersburg inşa edilene kadar.

Rusya’nın 18. yüzyılda Avrupa karşısında geri kalmışlığı, siyasette ve kültür hayatında tepkiselliği de beraberinde getirdi. Belki de bu tepkinin en ileri ve güçlü örneği, bizatihi St. Petersburg oldu. Düşünün ki bu şehir, 1703 yılında I. Petro’nun “emriyle” kuruldu. Kuruluş yeri de manidar; Rusya’nın en batı ucu; Neva Nehri’nin Finlandiya Körfezi’ne döküldüğü bölge…

Şehrin kuruluşu için seçilen yerin, en simgesel özelliği “Rusya’nın Avrupa’ya açılan penceresi” olması. Bu aynı zamanda I. Petro’nun Rusya’yı modernleşme yolunda radikal kararının nişanesi olarak da görülebilir. Çar, sadece yeni bir şehir kurmadı; aynı zamanda St. Petersburg’u başkent ilân ederek Rus muhafazakârlığının merkezi olan Moskova’yı tarihin sayfaları arasına gömmek istedi. Aleksandr Puşkin, “Bronz Süvari” şiirinin hemen başında I. Petro’nun tarihi kararını şu dizelerle anlatıyor:

“Başıboş dalgaların yanında durdu O ve derin düşüncelere dalıp baktı uzun uzun.

Düşündü O: Burada Avrupa’ya bakan bir pencereyi yarıp açmakmış yazgımız ve denizin yanı başında sımsıkı toprağa basıp durmak.”

St. Petersburg, Avrupalı mimar ve mühendisler tarafından tasarlanıyor; bir adalar, köprüler, kanallar şehri olarak… Tıpkı Venedik, ya da Amsterdam gibi. Şehrin kuruluşunda Rusların payına düşen ise bataklıkları kurutmak, nehrin suyunu kanallara taşımak, zemini payandalarla sağlamlaştırmak için olağanüstü bir emek harcamak oluyor. Öyle ki, üç yıl içinde 150 bin işçi ölüyor ve büyük bir kısmı da  sakat kalıyor. Buna mukabil St. Petersburg’da, on yıl içinde 35 bin bina inşa ediliyor; nüfusu 100 bine yükseliyor.

Anıtsal St. Petersburg

Rusya’nın 18 ve 19. yüzyıl boyunca süren imparatorluk döneminin en belli başlı yapıları, heykelleri, meydanları St. Petersburg’da… St. Petersburg’un kuruluşuyla birlikte İsveç’ten gelmesi muhtemel saldırılara karşı inşa edilen, lakin daha sonra rejim karşıtlarının hapsedildiği Aziz Petrus ve Aziz Paulus Kalesi… Kale içinde yer alan ve aynı isimle anılan, yapımına bizzat I. Petro’nun nezaret ettiği, çarların ve çariçelerin ebedi istirahatgâhlarının bulunduğu katedral…

Ortasında 600 ton ağırlığında ve 47,5 metre yüksekliğinde Aleksandr Sütunu bulunan, çevresini Kışlık Saray ve Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nın kuşattığı, 1905 yılında Çar II. Nikolay’a dilekçe vermek için gelen işçilere ve yoksul halka ateş açılan ve sonu 1917’de biten devrim macerasının fitilinin ateşlendiği Saray Meydanı (Dvortsovoya Ploşçad)…

İnşa edildiği 1762 yılından itibaren Rusya tarihinin en kritik olaylarına sahne olan, dünyanın en büyük sanat koleksiyonlarından Hermitaj’a ev sahipliği yapan, beş birleşik bina ve 1057 odadan oluşan Kışlık Saray…

Roma İmparatorluğu’ndan 20. yüzyıla uzanan tarihsel döneme ait üç milyonun üzerinde eser barındıran, ancak bunun yüzde 10’unun sergilenebildiği, o haliyle dahi normal bir turistik gezide bütünüyle görülmesi mümkün olmayan Hermitaj Müzesi…

Kazan Katedrali ve Stroganov Sarayı’na ev sahipliği yapan, aslında kendisi başlı başına bir sanat eseri olan, St. Petersburg’un kuruluşundan bu yana kentin kalbini oluşturmuş Saray Meydanı’ndan Aleksandr Nevski Manastırı’na kadar uzanan dört buçuk kilometrelik Nevski Caddesi… Çar II. Aleksadr’ın 1881 yılında suikasta uğradığı yerde inşa edilen (bu sebeple bir ismi de “Dökülen Kan” olan), renkli motiflerle süslü soğan kubbeleri ile Moskova Kızıl Meydan’daki meşhur Aziz Vasili Kilisesi’ni çağrıştıran İsa’nın Dirilişi Kilisesi…

Puşkin’in Dekabrist ayaklanmasının ardından yazdığı ölümsüz şiire ismini veren (Bronz Süvari), 1500 tonluk bir granit kütlesinin üzerinde yükselen Büyük Petro heykeli…

Marinski Sarayı ve I. Nikolay Anıtı’nın karşısında gösterişli tek kubbesiyle meydana ağırlığını koyan, 112 yekpare granit sütunla çevrelenmiş Aziz İsaak Katedrali…

St. Petersburg’un biraz dışında, Finlandiya Körfezi kıyısında Peterhof’ta, 600 hektarlık bir bahçe içinde 64 havuz ve 142 fıskiyenin, altın kaplama heykellerin süslediği Yazlık Saray…

Şimdilik bunlarla yetinelim. Çünkü şehrin kendisi daha baştan bütünüyle bir sanat eseri gibi tasarlandığından, anıtların, yapıların, meydanların tek tek anlatılması sayfalar sürer.

St. Petersburg’un çarlık Rusya’sının başkenti olmasının ötesinde iki büyük tarihsel önemi var. Biri, dünyanın en büyük edebiyat ekolünün de doğum yeri olması. Aleksandr Puşkin, N. V. Gogol, İvan Turgenyev, Nikolay Çernişevski, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve başkaları… Hepsi, St. Petersburg merkezli Rus modernleşmesinin çocukları. Kentin bir diğer tarihsel önemi ise hiç kuşkusuz Rusya’da 18. yüzyıldan itibaren gelişen siyasal ayaklanmaların ve en nihayetinde 1917 Ekim’inde gerçekleşen Bolşevik Devriminin merkezi olması…

Sovyetler’in Moskova’sı

Şimdi biraz da rotamızı Moskova’ya çevirelim. Moskova, Bolşevik devrim tarihi açısından çok özel bir öneme sahip değil. Yanlış anlaşılmasın, devrim derken, özel olarak 1917’de iktidarın el değiştirdiği olgulardan söz ediyorum. Malum, o tarihsel sürecin asıl merkezi St. Petersburg. Moskova’nın Bolşeviklerin yönetimine geçmesi, elbette St. Petersburg’da yaşanan gelişmelerden güç alarak gerçekleştirilen birkaç gösteri, çatışma ve grevle sağlanıyor. Ama kentin 70 küsur yıllık Sovyet yönetimi açısından asıl önemi, ülkede sosyalizmin inşa sürecinin Moskova merkezli yürütülmüş olması.

Birinci Dünya Savaşı sona ermeden hemen önce, 1918 Mart’ında, St. Petersburg’un Alman kuşatması altına girmesi üzerine Bolşevikler başkenti Moskova’ya taşıyor ve Rusya’nın kaderi artık buradan çiziliyor. Bu tarihsel dönemin 30 yıla yakın bölümünün Stalin yönetiminde geçtiği düşünülecek olursa, Moskova’ya “Stalin’in şehri” demek pek de abartılı olmaz. Nitekim, bir uçtan diğer uca yapacağınız bir Moskova turunda şehrin esas olarak Stalin döneminde inşa edildiğini göreceksiniz. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından girişilen konut seferberliği sırasında yapılan ve halk arasında “Stalin evleri” olarak anılan dev yapılar Moskova’nın ana kütlesini oluşturuyor. Özellikle cesametleri nedeniyle -savaş sonrası milyonlarca evsiz insanı barındırma aciliyeti unutulmamalı-  kimilerince burun kıvırılan bu yapılar, özellikle Kruşçev ve Brejnev döneminde yapılan pespaye bloklarla mukayese edildiğinde birer sanat eseri gibi duruyor. Stalin döneminde yapılan konutlar arasında “Yedi Kız Kardeş” adıyla bilinen gökdelenlerin özel bir yeri var. Temelleri 1947 yılında atılan binalar, o zamanlar parti yöneticileri ve savaş gazileri için konut olarak tasarlanmış. Şimdilerde otel, üniversite ya da kamu binası olarak işlev görüyorlar. Belirtmeden geçmeyelim; “Yedi Kız Kardeşler”e sonradan iki tane daha eklenmiş. Dolayısıyla şu anda sayıları dokuz.

Stalin döneminde Moskova’da inşa edilen en önemli kamusal yapı metro sistemi olsa gerek. Paris, Londra, New York metrolarıyla kıyaslanabilecek bir ulaşım ağı oluşturan efsanevi Moskova Metrosu’nu benzerlerinden ayıran en önemli özellik, her bir istasyonun bir sanat eseri olarak tasarlanmış olması.

Yapımına 1931 yılında başlanan ve 1935’te 11 kilometrelik bir hat üzerinde 13 istasyonla hizmete açılan metro, bugün 12 hat üzerinde 182 istasyondan oluşuyor. Her gün dokuz milyondan fazla Moskovalı metroyu kullanıyor.

İnsanlar yabancısı oldukları metrolarda doğru hatta olsalar bile gidecekleri yönü kestiremeyebilirler. Moskova Metrosunda böyle bir sorun yok! Hatlar, Moskova merkezinden şehrin dışına doğru tasarlanmış. Merkezden dış mahallelere doğru gitmek istiyorsanız, bindiğiniz trende istasyon anonslarını bir kadın sesi yapıyor olacak… Merkeze geliyorsanız, erkek sesi…

Kızıl Meydan’da

Moskova’da 1917’nin izleri büyük ölçüde Lenin’le sınırlı… Herhalde en önemli nokta, Kızıl Meydan’daki mozole. Kızıl Meydan (Krasnaya Ploşçad), Moskova’nın kalbi… Tarihi 13. yüzyıla uzanan meydan UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde. Moskova Nehri’nin kuzeyindeki meydanın bir ucunda Rusya’da bugün de başkanlık konutu olarak kullanılan Kremlin Sarayı var; kuzey ucunda ise Tarih Müzesi… Moskova’nın, belki de Rusya’nın görsel sembolü olan, renkli soğan kubbeleriyle bir pastayı andıran Aziz Vasili Katedrali meydanın güneyinde… Doğu yakası ise boydan boya eski Devlet Satış Mağazaları (GUM)… Tabii bu dev yapı, artık alışveriş ve iş merkezi… GUM’un kuzey ucunda da Kazan Katedrali yer alıyor.

Lenin’in mozolesi ise Kremlin duvarının hemen önünde… Duvar boyunca (Stalin de dahil olmak üzere) önemli Sovyet yöneticilerinin bir örnek mezarları sıralanmış. Mozolenin yapımına 1924 yılında başlanmış. İlk olarak ahşap yapılan anıtmezar, 1930’da granit ve mermerle yenilenmiş ve ziyarete açılmış. Mozolenin Yas Salonu’nda cam bir fanusun içinde Lenin’in tahnit edilmiş naaşı sonsuz uykusunu sürdürüyor.

Naaşın başında fazla oyalanmadan ağır ağır yürüyüp geçiyorsunuz. Mozoleye girdiğiniz andan itibaren konuşmak, gülüşmek gibi şeyler yapmayın; zaten görevli askerler uyarıyor. Söylemeye gerek yok, fotoğraf çekmek de yasak.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, tıpkı heykelleri gibi Lenin’in mozolesinin de kaldırılmasını, naaşının defnedilmesini isteyenler olmuş, kampanyalar düzenlemişler… Bir zaman tartışıldıktan sonra, noktayı Putin koymuş: Mozole kaldırılmayacak. Tabii ilerde ne olur bilinmez.

Moskova’da Lenin’le ilgili ziyaret yerlerine biraz ara verelim. Hazır kentin içindeyken, Novodeviçi Mezarlığı’na kısa bir ziyaret yapalım. Evet, şair Nazım Hikmet orada yatıyor. Yaşlı, büyük bir ağacın gölgesinde, Abidin Dino’nun siyah bir granite oyduğu mezar taşının altında… Tıpkı şiirinde dediği gibi:

“Yürüyor adım adım / Yürüyor ağır ağır / Yürüyor.” Mezar, sadece Türklerin değil, başka uluslardan insanların da ziyaret yerlerinden biri. O sebeple olsa gerek, üzerinde her dem taze çiçekler var. Biz oradayken İranlı bir aile büyük yazarı ziyaret ediyordu. Kısaca sohbet ettik, coşkuyla “Nazım’ı tabii ki tanıyoruz” dediler. Nazım’ın karısı Vera’nın külleri de hemen yanı başında gömülü.

Novodeviçi Mezarlığı, onun kadar büyük ve kozmopolit olmasa da Paris’teki Pele Lachaise Mezarlığı’nı hatırlatıyor. Rusya’nın yakın tarihinin birçok önemli ismi bu mezarlıkta. Nikolay Gogol, Anton Çehov, Vladimir Mayakovski, Mikhail Bulgakov, Sergey Prokofyev bunlardan bazıları… Sovyetler Birliği Komünist Parti genel sekreterleri (siz devlet başkanı olarak okuyun) içinde sadece Kruşçev Kremlin’e gömülmemiş; o da Novodeviçi’de…

Lenin’in izleri

Moskova’da Lenin’den geriye ne kaldı, diye soranlara önerilecek en etkileyici ziyaret yeri, şehir merkezinin yaklaşık 50 kilometre dışındaki Gorki Leninskiye kasabası… Yani Lenin’in hayatının son bölümünü geçirdiği yer.

Lenin’e 14 Mart 1918’de bir suikast düzenlenir. Bir fabrika ziyaretinin ardından Sosyalist Devrimci Parti üyesi Fanya Kaplan isimli kadının silahlı saldırısına uğrar. Üç kurşun Lenin’e isabet eder. Bunlardan biri omuriliğine çok yakın bir yerdedir ve o dönemin tıbbi imkânlarıyla kurşunun çıkarılması mümkün olmaz. İşte o kurşun, ilk olarak 1922 Mayıs’ında Lenin’in sağ tarafında kısmi felce neden olur. Aynı yılın Aralık ayında yaşadığı ikinci felç Lenin’i aktif siyaset hayatından uzaklaştırır ve sözünü ettiğim Gorki Leninskiye’de bir kır evine çekilir. 21 Aralık 1924’teki ölümüne kadar burada yaşar.

“Kır evi” dediysem de aslında birkaç evden oluşan bu malikâne, şimdi bir müze. Malikâne, çar yanlısı zengin bir aileye ait. Devrimden sonra Rusya’yı terk etmişler. Evde sadece yaşlı bir kadın kalmış. Bolşevikler de onu, eve Lenin’in ihtiyacı olduğunu söyleyerek “ikna etmişler”. Evin eşyalarına dokunulmamış. Hatta Çariçe II. Katherina’nın bir tablosu bile hâlâ duvarda. Lenin’in yanındakiler tabloyu kaldırmak istediklerinde Lenin izin vermemiş; “hiçbir şeye dokunmayın, burası bizim evimiz değil” demiş.

Hasılı, yatağı, yemek masası, çalışma masası, banyosu, kütüphanesi, bastonu, paltosu, çizmeleri… Her şey yerli yerinde. Arada bir kız kardeşinin gelip Lenin için çaldığı piyano, üzerinde partisyonlarla birlikte duruyor. Lenin’in okuduğu son kitaplar, son notları, Moskova’yla haberleştiği telefon, İngiltere’de özel olarak yapılıp gönderilen otomobil, akülü tekerlekli sandalye, ölümünden sonra çıkarılan ellerinin ve yüzünün maskı… Karısı Krupskaya’nın odası ve çalışma masasını da unutmayalım. Herhangi bir Moskova rehberinde kolay kolay bulamayacağınız bu ev, Lenin’den geriye kalan en zengin “arşiv” olsa gerek.

100 yılın yorgunluğu

Rehberlerimize Ekim Devrimi’nin tarihine dair mekânları merak ettiğimizi söylediğimizde bize uzaydan gelmişiz gibi baktılar. (Haksızlık yapmayayım; Gazella Tur ile gittiğimiz St. Petersburg’da rehberlerimiz Svetlana ve Azer, Moskova’da Gazi ve İldar, ellerinden geleni yaptılar ve bize çok yardımcı oldular. Sağ olsunlar.)

Rusya’da tartışmasız bir Putin egemenliği hâkim. Birleşik Rusya Partisi 2016’daki son Duma (parlamentonun alt kanadı) seçimlerinde oylarını bir önceki seçimlere göre yüzde beş artırarak yüzde 54.2’lik bir oy oranına ulaştı. Komünist Parti ise yüzde beş oy kaybetti; oy oranı yüzde 13.3’te kaldı. Bir de Rusya Komünistleri isimli parti var; onun oy oranı da yüzde 2.27.

Öte yandan “Rusya tarihinin en sevilen lideri” gibi bir kamuoyu yoklamasında Stalin açık ara önde çıkıyor (Lenin, tarihin çok eski sayfalarında kalmış, unutulmaya yüz tutmuş bir figür). Bu ironik sonucun gerisinde, İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’yı Alman işgalinden kurtardığı inancı var. Sadece bu da değil. Özellikle yaşlı kuşaklar, Sovyetler’in yıkılmasından sonra maruz kaldıkları yoksulluğun verdiği hüzünle, evlerine her gün salam ve votka götürebildikleri “eski güzel günleri” özlüyor.

Putin hakkındaki genel yargı, 1990’dan sonra dağılmakta olan Rusya’yı yeniden ayağa kaldırdığı yönünde… Muhaliflerine aman vermediği konusunda hemen herkes hemfikir, ama bu durumun Rusya tarihinde “anormal” bir yanı yok.

Sonuç olarak… İnsanlık tarihinde yeni bir parantez açan ilk sosyalist devrimin 100. yıldönümünde, devrimin ayak izlerinden geriye fazla bir şey kalmamış. Olanı keşfetmek gibi bir niyetiniz varsa, Rusya’ya gitmeden önce sıkı bir ön çalışma yapmanız lazım. Standart tur paketlerinin, “mutlaka görülmesi gereken yerlerle ilgili gezilerine” elbette katılın ama Ekim Devrimi tarihinin peşine düşecekseniz, ya da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanının kahramanı “Raskolnikov’un karanlık dünyasını” tanımak isterseniz, özel zaman ayırmanız gerekecek. Kolay değil ama denemeye değer. En azından, sonu gelmez sarayların göz kamaştırıcı ama uçucu ışıltısından daha hakiki.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s