Çin’in Işıltılı Yüzü: Şanghay

Yorum bırakın
Asya

Yirmi milyondan fazla nüfusu ile dünyanın en kalabalık kentlerinden birisi olan Şanghay’a uçarken “Ni Hao!” (Merhaba!) ve “şiy şiy” (teşekkür ederim) sözcüklerini duyduğumda, Çincenin de öğrenilebilir ve anlaşılabilir bir dil olduğunu düşünmekle ne kadar da yanılmışım! Konuşmak neyse de, hele yazıp okumak düşünülemez bile!

Her açıdan muazzam olan bu kente ayak basınca, büyüklük, zaman, mesafe, düzen, kalabalık, fiyat kavramları tam anlamıyla alt üst oluverdi. Çok iyi düzenlenmiş ve modern Pudong havaalanı ile kent merkezi arasındaki kırk kilometrelik mesafe MagLev denilen manyetik tren ile saatte 430 kilometre hız yaparak 8-10 dakikada geçilebiliyor. Yangtze nehri deltasında Huangpu (Sarı Su anlamına geliyor) nehri etrafına kurulu Şanghay Çin’in de en büyük kenti. İlk kurulduğunda bir balıkçı kasabası olduğunu bugün hayal bile etmek olanaksız, sömürge döneminden bu yana sürekli gelişen kentin bugünü belki de en hızlı değişimin yaşandığı zaman dilimi. Çin sosyal yaşamındaki değişime tanıklık eden kentin kendisi de sürekli değişim içinde, beş – altı katlı bloklar bile yıkılıp yerine zaten yüzlercesi var olan dev gökdelenlerin yenileri dikiliyor. Birçok kent için söylendiği gibi, Şanghay için de “doğunun Paris’i” deniyor ama ben “Çin’in İstanbul’u” tanımlamasını daha gerçeğe yakın buldum. Dev bir Asya metropolü haline gelmiş kentte modern gökdelenler ve alışveriş merkezleri yanında, geleneksel çarşı ve tapınaklar şaşırtıcı bir karşıtlık yaratıyor. Kente can veren Huangpu nehri tam da İstanbul Boğazı genişliğinde, doğu yakasında aralarında ünlü Oriental Pearl TV kulesi ve Çin’in en yüksek binası olan Şanghay Finans Merkezinin de yer aldığı yüzlerce yüksek gökdelen sıralanıyor. Nehrin batı kıyısındaki Bund Caddesi üzerinde ise her biri bir inci gibi ışıldayan ve sömürge döneminde Fransız ve İngilizler tarafından inşa edilmiş büyük taş binalar izleniyor. Geceleri tüm bu binalar ışıklandırıldığında, harika kent manzarası, “Çin’in ışıltılı yüzü Şanghay” olanca güzelliğiyle beliriyor. Nehrin iki yakasını da görebilmenin en iyi yolu tekne ile nehir turlarına katılmak. Bir saatten fazla süren tur boyunca teknede yemek içmek de mümkün, ışıklar içindeki her binanın tek tek özelliklerini ve öykülerini anlatan rehber eşliğinde gerçekten keyifli bir gezi (Huangpu River Cruise, Waima Cad. numara 80).

FOTOĞRAF GALERİSİ

468 metrelik Oriental Pearl TV kulesinin 350. metresine üç asansör değiştirerek çıktığımızda, kentin panoraması ayaklar altına serildi. 360 derecelik açıyla tüm Şanghay gözler önüne seriliyor. Kuleden inip hemen yanındaki Şanghay Ocean Akvaryumunda (Yincheng Bei Lu Numara 158, Pudong) suyun altındaki camdan tünellerde yürümek ise bulutların üstünden okyanusun derinliklerine inmek gibi şaşırtıcı bir deneyim yaşatıyor. Köpek balıkları ve mantaların üzerimizden yüzüp geçmeleri inanılmaz!

Zaten,1989 yılında imzalanan bir protokol sonunda İstanbul ile kardeş kent olan Şanghay’da “inanılmaz” sözcüğünü o kadar sık kullanıyoruz ki dilimizde sıradan haline geliyor. Kentin en büyük alışveriş bölgesi olan Nanjing Caddesi nehir kenarında Bund’dan başlayıp batıya Jingan Tapınağı’na kadar 5 kilometreden fazla uzanıyor ve büyük bölümü taşıt trafiğine kapalı. Cadde üzerinde yüzlerce alışveriş ve iş merkezi, geleneksel ve batı tipi restoran ve kafeler, mağazalar, sinemalar, lüks oteller yer alıyor. Dünyaca ünlü markaların hemen hepsinin cadde üzerine mağazaları var ve “inanılmaz” sözcüğü bir kez daha ortaya çıkıyor: Her markanın yüzlerce de taklidi mağaza açmış! Örneğin, timsah logolu ünlü bir giyim markasının mağazasını görüyoruz, etrafa göz gezdirince görüş mesafesinde en az on beş tane daha, ama bu kez “çakma” timsahlı mağaza var! Çinliler tüm dünyada esen küresel marka bağımlılığı rüzgârını çok iyi analiz etmişler ve taklit ürün endüstrisi ile dev üretim güçlerinden ilginç bir sentez yaratmışlar. Alışveriş tamamen pazarlık esasına dayanıyor ve başlangıçta söylenen fiyat ile alışveriş sonunda ortaya çıkan rakam arasındaki fark o kadar büyük ki neyi kaça alırsanız alın kendinizi iyi bir alışveriş yapmış gibi hissediyorsunuz! Bu his, az sonra başka bir satıcının aynı ürüne önerdiği fiyatı öğrenmenize kadar sürüyor! Zaten cadde boyunca ellerindeki “Rolex”, “MontBlanc” gibi(!) ürünleri yarı fiyatından başlayıp ellide bir fiyata kadar inerek bize satmaya çalışan sokak satıcılarını püskürtmek bile başlı başına bir uğraş haline geliyor. Düzgün giyimli insanlar bile yanımıza gelerek saati sorup, nereden geldiğimizi sorup konuya giriyor, sonra ceplerinden saatler çıkararak satmaya çalışıyorlar. “No” sözcüğünden başka her şeyi anlıyorlar! Kurtulabilmenin en iyi yolu, kesinlikle hiçbir şey söylememek, yürümeye devam ederek İngilizceyi anlamıyormuş gibi görünmek!

Trafikte de inanılmaz bir keşmekeş hüküm sürüyor, İstanbul’u aratır halde. Bisiklet ve motosikletler çok fazla sayıda ve otomobillerle yarışırcasına caddelerden akıyorlar, yolun ortası veya solu fark etmiyor. Her birine fazladan bir aküyü ipler ve kablolarla bağlamış elektrikli bisiklet sürücüleri hızlı ve sessiz gittiklerinden her an çarpılma tehlikesindesiniz. Kent içi otobüsler eski ve gürültülü, ancak sayıları çok fazla, tümü klimalı ve içlerinde devamlı reklam gösteren ekranlar var. Tamamı VW Santana markalı olan taksilerin sağ ön yolcu koltuklarının arkasında da arkaya oturmuş olan yolculara sürekli reklam yayını yapan ekranlar var ve hiç susmamakla popüler kültürün ve pazar ekonomisinin boyutunu sergiliyorlar. Bir taksi sürücüsünün en az beş kural ihlali yapmadan gideceğimiz noktaya bizi ulaştırdığına hiç tanık olmadık. Çinliler de bizdeki gibi ne kadar çok korna çalarlarsa trafiğin o kadar hızla ilerleyeceğine inanıyor olmalılar ki trafik çok gürültülü.

Şanghay’ın daha geleneksel köşelerine yönelmek istediğimizde, bize ilk önerilen Yuyuan Bahçeleri oldu. Yuyuan Bahçeleri Bund caddesine pek de uzak olmayan bir yerde, şehrin eski bölümünün kalbinde yer alıyor. Artık kentin modern dönüşümüne yenik düşmemiş az sayıdaki bölgeden birisi. Dört yüz yıl kadar önce Ming Hanedanı zamanında inşa edilmiş, havuzlar, gölcükler, köprüler, birinden diğerine geçilerek ilerlenen avlu ve bahçelerde geleneksel Çin tarzında düzenlenmiş kaya, ağaç ve bitki kümeleri ile huzur dolu bir park burası. Etrafında dar sokaklar ve Dragon tarzı çatılarıyla dükkânlardan oluşan pazarlar yer alıyor. Antikacılar, geleneksel Çin eczaneleri, hatıralık eşya satıcıları, müzik aletleri satanlar ve yiyecek dükkânları en ilgi çekici mekânlar oldu. Batı tarzı fast-food restoranları bulunmasına rağmen Çin yiyeceklerinin bulunduğu lokantaları tercih etmemiz bizi pişman etmedi. Çok çeşitli ve lezzetli yiyeceklerin kısa sürede adını dahi öğrenmek mümkün olmuyor. En çok rağbet gören yiyecekler küçük ahşap sepetlerin üst üste konarak buharda tutulup içindekilerin pişirilmesi ve soslarla zenginleştirilerek sunulması şeklinde olanlar. Çatal kaşık masaya istemedikçe gelmiyor, ilk günde çubuklarla yemeyi öğrendik. Farklı renkleri ve biçimleri nedeniyle ilgimizi çeken bir mantıcının önünde durup dakikalarca nasıl yaptıklarını izledik. İçinde tavuk, et, balık, mantar, sebze gibi ne varsa mantının biçimi ve rengi de ona göre yapılıyor. Elle, büyük bir çabuklukla ve maharetle gözümüzün önünde taze taze şekillendirilip örgü saz sepetlerde buharda pişirilip hemen servis ediliyor.

Kentin en hoş restoran, kulüp, bar, mağaza ve galerilerinin toplandığı Xintiandi bölgesi de görmeğe değer. “Çinkenti” gibi okunduğu için aklımızda kalması kolay oldu. Birkaç mahallenin birleştirilerek “eski” Şanghay’a benzetilmesiyle oluşturulmuş bir eğlence ve alışveriş bölgesi burası. Paradise Stone Grill restoran şefi Xintiandi’nin aslında eski Şanghay’a çok da benzemediğini, ama eski Şanghay’ın da hiçbir zaman bu kadar güzel olmadığını söylüyor! 220 dereceye ısıtılmış granit taşların masanıza getirilmesi, seçtiğiniz etin bu kızgın “Stone grill”de sizin tarafınızdan pişirilmesi burada yaşayabileceğiniz nefis bir deneyim! (Paradise Stone Grill, 1/F, Block 5, Xintiandi South Block, Lane 123 Xingye Lu adresinde). Temel Çin mutfağının en seçkin örneklerinin sunulduğu Zen Restaurant da burada yer alıyor (Xintiandi South Block Lane123 Xinye Lu).

Aslında Çin mutfağıyla ilgili en büyük şaşkınlığı rehberimize bizi geleneksel bir Çin restoranına götürmesini söyleyince yaşadık. Çin’in nüfusça olduğu kadar, coğrafi olarak da çok büyük bir ülke olduğu gerçeğini göz ardı etmiştik. Beijing ya da Guangzhou’daki bir Çin restoranının Şanghay’dakinden çok farklı olabileceğini söyledi. Tıpkı Çin’de iki yüzden fazla lehçe ve hatta dil bulunması, bazı bölgelerdeki Çinlilerin bir diğer bölgedekilerin ne dediğini anlayamayabileceği gibi, yeme ve içme ile ilgili büyük farklılıklar bulunduğunu anlamış olduk. Hele iş okuma yazmaya gelince işler iyice karıştı. Çincede harfler ve standart bir alfabe bulunmuyor; elli bini aşkın sembol, hece ve karakter ile yazıyorlar. Rehberimizin otelin adını yazmış olduğu kâğıdı taksi şoförünün neden on dakika inceledikten sonra çözebildiğini de böylece anlamış olduk. Özellikle yabancılarla sık karşılaşan ve iş yapan Çinlilerin kendilerine bir yabancı isim seçtiklerini gördük. Zaten bizimle konuşan her Çinlinin bir de İngilizce adı var, çünkü toplam yüz kadar soyadı var ve bütün Çinliler bu soyadlarından birini kullanıyor, üstelik Çinliler ad değil soyadları ile çağırıldıklarından işin içinden çıkılmaz oluyor. Dahası, aynı biçimde yazılan bir sözcüğü farklı tonlamalarla söylerseniz çok farklı anlamlarda kullanıyor olursunuz.

Sonuçta Nanjing Caddesi üzerinde bir Çin restoranına oturunca Türkiye’deki Çin restoranlarına hiç benzemeyen bir yerde bulunduğumuzu gördük. Yemek Çinliler için hiç de aceleye getirilmeyecek, neredeyse törensel bir olay. Önce masaya Hot Pot denilen ortasında mangal kömürü yanmaya devam eden çevresinde kaynar su dolu bir tepsi bulunan tencere gibi bir nesne geliyor. Seçtiğiniz hazır dilimlenmiş et, sebze, bir tür mantı olan ve bir sürü çeşitleri bulunan “dumpling”, ne varsa çubuklarla tutup bu suya daldırıp çıkarıyor ya da içine atıyorsunuz. Sonra önünüzdeki tabaklardaki sosa bulayıp öyle yiyorsunuz. Önce garip ve eğlenceli gelen bu yemek tarzı yiyeceklerin lezzetini görünce o kadar çok hoşumuza gitti ki ertesi gün yine aynı masadaydık. Yemek üzerine çorba içildiğini görmek ise şaşırtıcıydı. Çorbalar çok çeşitli ve lezzetli, porselen kâselerde ve yine porselen kısa saplı kaşıklarla içiliyor. Çay yemekten sonra içilen bir şey değil burada, çay ülkesi olarak bilinen Çin’de çay içmek ayrı bir seremoni zaten. Özellikle yasemin kokulu yeşil çay çok tercih ediliyor. Likör kadehi kadar küçücük ince porselen fincanlarda şekersiz olarak içiliyor. Uzun uzun demlemek yok, sıcak suda bir kez yıkadıktan sonra çay yaprakları yine sıcak suya atılıyor, süzülüyor, hepsi bu.

Her anlamda başımızı döndüren Şanghay’a veda etme zamanı geldiğinde, bir kez görmenin bu kültürü anlamaya yetmemiş olduğunun bilincinde olarak, yeniden gelebilmenin planlarını yapıyoruz.

Zai Jian Shanghai! Hoşça kal Şanghay!

Gazella Turizm ile Çin Turları için tıklayınız.

Gazella Turizm Çin sayfası için tıklayınız.

Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Korkmazgil

 

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s