Filler ve Suaygırları: Zambiya

Yorum bırakın
Orta ve Güney Afrika

Günlük koşturmacadan baydığım bir anda yol kenarındaki bir reklam dikkatimi çekti, kocaman bir şelale fotoğrafı ve birkaç adamın keyifli yüzüyle bir naneli şekerin reklamı yapılıyordu.

Gözüm ürüne değil ama şelaleye takıldı; geniş, büyük ve etkileyici gözüküyordu. Bu resme daha önce birkaç yerde daha rastladığım için neresi olduğunu biliyordum: Zambiya’daki Victoria Şelalesi. Daha önce buraya gitmek aklıma hiç gelmemişti ama yolculuk etmek için her zaman bir bahane arayan ben, bu sefer naneli şeker reklamının hatırına kendimi Zambiya uçağında buldum. Peki Zambiya’da şelaleyi yakından görmek dışında ne mi yaptım sevgili okuyucu? ‘Görüntüye aldanma’ sözünü test ettim ve bilin bakalım ne çıktı: Doğru. Siz siz olun kısa bacaklı, şişman ve sevimli katillerden uzak durun. Ne aslanlar, ne kaplanlar, ne filler, kısacası hiçbir vahşi hayvan bildiğiniz sevimli suaygırlarından daha fazla insan öldürmüş değil.

 

Havaalanından otelin aracına atlayıp yola çıkıyoruz, otelimiz havaalanına 40 km kadar uzaklıkta. Yolun henüz yarısındayken ileride beyaz garip şekilli yere yakın bir bulut dikkatimi çekiyor. Herhalde biraz uzun dalıp bakmışım ki şoför bilgi verme ihtiyacını duydu: “Victoria Şelalesi. Etrafa sıçrattığı sular 500-600 m yüksekliğe çıkar ve 20-30 km’den görünür. Böylece şelalenin kenarında yılın her günü her dakikası yağmur yağıyor gibi olur.”

 

Resepsiyondan odamıza gitmek için otelimizin oldukça geniş bahçesinden elektrikli arabalara biniyoruz. Şoför ilerideki ağaçlarda oynayan 40-50 üyeli bir maymun sürüsünü işaret edip “Üzerinizdeki ufak şeylere sahip çıkın, özellikle gözlük ve şapkaları çok çalıyorlar” diyerek bizi uyarıyor ve sonra da yakındaki üniformalı bir görevliye kendi dilinde bir şeyler söylüyor. Duruyoruz. Üniformalı görevli bütün ciddiyetiyle arka cebinden sapan çıkartıp yerden bir taş alıyor ve en yakındaki maymuna fırlatıyor. Maymunlar bağrış çağrış, ağacın dalları hareketleniyor, yapraklar aşağıya yağıyor ve maymun sürüsü ağaçtan ağaca kaçmaya başlıyor. Odaya varıp bavulları attığımız gibi nehir kenarına fırlıyoruz: Zambezi Nehri herkeste hemen hayranlık uyandıracak kadar geniş ve heybetli. Yağmur mevsiminin sonunda olduğumuzdan dolayı nehrin suyuna iyice bir kuvvet gelmiş. Bu kuvvetle önüne çıkan her şeyi önüne katıp Victoria’ya, önümüze kadar getiriyor. Nehrin üzeri kim bilir nereden sürüklediği dallarla dolu, sularıysa açık kahve. Nehrin karşı kıyısında suda güçlükle seçilen suaygırları arada kulaklarını oynatarak kuşkulu kuşkulu bize bakıyorlar.

 

Zambezi Nehri’nde birkaç saat gezinmek için African Queen (Afrika Kraliçesi) gemisine atlıyoruz, kaptanımız bizlere Humprey Bogart’ın bu seferlik geziye katılamayacağını bildiriyor. Eh, şansımıza küselim bu sefer! Gemi alt ve üst iki güverteden oluşuyor; ben de üst güvertede köşede hasır bir koltuk bulup yayılıyorum. Gemi hareket ederken mangalları yakıp bira servisi yapıyorlar… Yav çocuklar, keyif yapmak için iskeleden ayrılmaya bile gerek yok, ne gerek vardı! Nehrin kenarları göz alabildiğine yeşil, arada tek bir bina ya da açık alan göze çarpmıyor. Akıntıya karşı geziye devam ediyoruz, kıyıda arada ağzını açmış timsahlara rastlıyoruz. Şanslı olanlarının dişçileri de orada hazır ve nazır bekliyorlar: Nehir kenarında yaşayan bir tür kuş, yemek aramak yerine, ağzını açmış timsahların diş aralarındaki kırıntılardan geçiniyor. Timsahlarınsa buna bir itirazı yok, niye olsun ki dişleri bedavadan temizleniyor.

 

Sevimli katiller suaygırları

 

Suaygırları topluluklar halinde biraz hoyratça da olsa suda oynaşıyorlar. Oyunlarıysa birbirlerinin üzerine çıkma, birbirlerine diş geçirme ya da biraz ilerideki arkadaşlarını suya batırma ekseninde şekilleniyor. Diş geçirmekten bahsetmişken, dişlerinin küçük olmadığını, ağızlarının kenarında 30-40 santimlik kolum genişliğinde iki tane dişin pırıl pırıl parıldadığını belirtmem gerekiyor. Hele hele bu dişler, küçük kulaklar, küçük ayaklar, patlak gözler ve kendini zor kaldıran ağır bir vücutla bir araya gelince en olmayacak formülle Afrika’nın en tehlikeli hayvanı ortaya çıkıyor: Afrika’da en fazla insan öldüren hayvan suaygırları. Suaygırına şöyle bir bakınca hiç de öyle tehlikeli bir halleri yok gibi, sadece üç tonluk bir gövdeyle çelimsiz bacaklar ve otobur bir hayat! Sevgili aygırlarımız gündüzleri sudan çıkmıyorlar, maksat elin hayvanlarına yem olmamak. Ha bu arada kim yer suaygırlarını bilemem, belki de zeka kıtlıkları vardır, kim bilebilir?! Geceleyin otlanmak için sudan çıkan aygırların sevdikleri ot cinslerine ulaşmak için elli kilometreye kadar yolculuk ettiği biliniyor, hem de o ufacık bacaklarıyla hem de akşam karanlıkta ve hem de yola çıkıp sabah gün ışırken geri dönmek kaydıyla. Açlık koskoca aygıra neler yaptırıyor. Bu arada karaya çıkan suaygırı kendini sudan çıkmış aygırdan… pardon, balıktan beter görüyor ve bu yüzden bir tehlike sezdiğinde (mesela yakınlarda bir insan gördüğünde) kendini güvende hissettiği suya koşmaya başlıyor. Diyelim ki adınız Niyazi ya da Burcu olsun sevgili okuyucu ve diyelim ki canınız sıkıldı ve gece Zambezi Nehri kıyısında dolaşmaya çıktınız (istatistiki olarak Zambezi Nehri kenarında dolaşan insan sayısı pek fazla değildir ama olsun). Hatta gece otlamaya çıkan bir suaygırını da farkına varmadan rahatsız ettiniz; o üç tonluk küçücük sevimli şey sizden ürktü ve doğrudan üzerinize gelmeye başladı (sizden ürküp üzerinize gelmesi de garip bir çelişki ama olayın mantıksızlığını açıklamak yerine böyle bir anda isterseniz öylece durmayın derim ben). Kaçarsınız tabii, ama durun bir dakika -yok yok vazgeçtim şimdi dinlemeyin arkanıza bakmadan kaçın siz. Ama yok suaygırı birden hızlanıyor, sizden hızlı koşmaya başlıyor (evet ayakları küçük ama insandan daha verimli kullanabiliyor o meretleri) ve üzerinize saatte 30 km hızla gelirken diğer yandan küçük dişlerini gösteriyor size. Yeryüzünde balinadan sonra ikinci büyük ağza sahip sevimli yaratık 30-40 cm’lik dişleriyle gövdenizi bir defada ikiye bölüyor. Nasıl, korkutucu değil mi? Ama yukarıdaki senaryonun olasılığı küçük gibi gözükse de Afrika’da her yıl 25-30 kişi Niyazi’nin ya da Burcu’nun durumuna düşüyor.

 

Victoria Şelalesi, otele yürüme mesafesinde; şelaleye yaklaştığımızı uzaktan görünen duman müjdeliyor. Şelalenin olduğu bölgenin etrafı çevrilmiş, kapıya bir gişe ve etrafına da bir sürü yapışkan satıcı unutulmamış. Bunları aşıyoruz ama ileride daha da yapışkan bir satıcı güruhuyla karşı karşıya kalıyoruz. Dışarıdakiler hediyelik eşya, içeridekiler yağmurluk ve şemsiye konusunda uzmanlaşmışlar. Şelaleden gelenlere bakınca yağmurluk almanın mantıklı olduğunu görüyoruz ama tatilde olduğumuz ve mantığımızı evde bıraktığımız için almıyoruz. Şelaleyi tam karşıdan görecek bir patikaya giriyoruz, birkaç dakika sonra yağmur çiselemeye ve ilerledikçe bizi ıslatmaya başlıyor. Yağmur dediğimse 100 m ilerideki şelaleden sıçrayan su; yaklaştıkça şiddetini artırıyor -ama dedim ya mantık yok, evde.

 

Şelalenin tam karşısına geçince göz gözü görmez oluyor. Harika bir görüntü. Yılda 365 gün sulanmaktan iyice azmanlaşıp şımarıklaşan ve oraya buraya sarkan devasa ağaçların altına giriyoruz. Su biraz azalır gibi oluyor ve ortamda bulunan suyla bol güneş ışınlarının birleşmesi bulunduğumuz yerden iki gökkuşağını birden görmemizi sağlıyor. Fotoğraf makinemi, koyduğum naylon torbadan çıkarıp resim çekmeye başlıyorum. Makine, artık bozulmuştur diyene kadar ıslanıyor ama bozulmuyor, bir film daha takarak makineyi yine su testine tabi tutuyorum ve alet yine testten geçiyor. Kenardaki ıslak banklardan birine üzerimdeki her şey ondan daha ıslak olarak kuruluyorum ama keyifim yerinde karşımdaki görüntünün zevkini çıkarıyorum: Şelalenin genişliği 1,5 km, yüksekliğiyse 110 m’yi buluyor. Şelale yağmur mevsiminde dakikada 550.000 m3 su akıtıyor, bizim aylık su faturamızsa yaklaşık 10 m3, gerisini siz hesaplayın. Düşen suyun gürültüsünden yanınızdakiyle konuşmak bile güç; açık hava diskosu gibi bağrışarak anlaşıyoruz. Biraz daha oturup içi su dolan ayakkabılarımdan komik sesler çıkararak otele yürüyorum ve yatmadan evvel yarın sabah için fil sırtında safariye yer ayırtıyorum.

 

 

Filler

 

Sabahleyin kahvaltı bile etmeden yola çıkıyoruz ve hareket edeceğimiz milli parka varıyoruz. Rehber filleri bize teker teker tanıtıyor ve sonra yapmamamız gerekenleri sıralıyor: tiz ses çıkarmak, üzerlerine bağırarak koşmak, hortumlarına kol sokmak (niye sokulur ki?!). Filler, doğada 6-12 filden oluşan anaerkil sürüler halinde yaşıyorlar ve dişiler arasında akrabalık ilişkileri güçlü. Erkek çocuklar 20-22 yaşlarına kadar sürüyle beraber hareket ediyorlar, bu yaşa geldiklerindeyse sürüden ayrılıp diğer bekar erkeklerin oluşturduğu sürülere katılıyorlar; dişileriyse sürü fazla büyümediği sürece sürüden ayrılmıyorlar. Fillerin de sağlak ve solak olanları var. Dişlerini bizim elimiz gibi kullanıyorlar. Vücutlarındaki damarlar kulaklarından geçiyor ve aynen radyatör işlevi görüyor. Bir filin hortumundaki kas sayısı insan vücudundaki toplam kasların 60 katı kadar.

 

Fillere atlıyoruz (daha doğrusu merdiven dayayıp tırmanıyoruz) ve yola koyuluyoruz. File binme tecrübemi anlatmayayım, siz kendiniz deneyin sevgili okuyucu: Salonun ortasına bir sandalye koyun, sonra her beş saniyede bir yerle neredeyse paralel hale gelecek kadar önce sağa sonra sola yatın. Sağdan sola yatarken tam ortaya geldiğinizde sıçramayı ihmal etmeyin, tam sıçrama esnasında mesela karşınızda açık olan televizyonun fotoğrafını çekin ama sakın hareketinizi durdurmayın ve makineyi de titretmeyin. Oldu işte!

 

Ormanın içinden geçip ırmağın kenarına geliyoruz, filler hiç beklemeden doğru suya -tamam suya da üzerinizde insan var fil kardeşlerim, hooop. Buradan geri dönmemiz yaklaşık bir saatimizi alıyor. Köpüklü ayrandan daha çok sallandıktan ve bir daha file binersem iki olsun dedikten sonra, fotoğraf makinesini görevlilerden birine veriyoruz ve filin üzerinde gayet muzaffer bir foto çerçevede yerini alıyor. Böylece kutsal turist görevlerimizi bitiriyoruz.

 

Durun bir görevimiz daha var; fil binmekten sonra hiç vakit kaybetmeden yakındaki helikopter pistine geçiyoruz. Fillerin sallamasıyla aptallaşmış vaziyette fiyat listesi kötü görünmüyor -du: 15 dakikalık bir tur İstanbul-Ankara uçak bileti kadar. Helikopterle Victoria Şelalesi üzerinde birkaç tur atıyoruz, gerçekten ihtişamlı gözüküyor. Şelalenin büyüklüğünü hem daha iyi görüyor hem de yerden görülmeyen bir sürü adacığı fark ediyoruz. Şelalenin kuzeyinde Zimbabwe-Zambiya sınırında bir köprünün üzerindeki kalabalık dikkatimi çekiyor: Bungee Jumping yapıyorlar. Zambezi üzerinde biraz daha turlayıp iniyoruz. Sabah sabah bu kadar hareketin üzerine otele dönüp tembellik etmek artık şart deyip, oteldeki bahçenin koltuğuna yayılıyorum. Kucağımda kitap, hafif rüzgar, ağacın üstünde maymunlar ve elinde sapanıyla nöbet bekleyen üniformalı görevli… Aaa akşam olmuş… Gün batımını seyrederken son naneli şekerimi de ağzıma atıyorum. İçime bir ferahlık yayılıyor; ama şekerden midir bilemedim… Kararı siz verin sevgili okuyucu?

Başar Kurtbayram

http://www.simdigezelim.com/

www.gazella.com

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s