TEKİRDAĞ

Yorum bırakın
Türkiye

Evliya Çelebi,

“Deniz kıyısında büyük bir liman olup Mısır’ın, bütün Karadeniz sahillerinin ve Akdeniz’in iskelesidir,” dediğine göre Tekirdağ bugün olduğu gibi 17. yüzyılda da deniz ticaretinin önemli bir merkeziymiş.

Dönem, dünyada deniz ulaşımının bütün canlılığıyla sürdüğü, limanları esas alan ticaretin ekonomide büyük ağırlık taşıdığı yıllara rastlıyor.

O zamanlar Tekirdağ’ın iki konak kuzeybatısına gidince eski taht şehri Edirne’ye varılıyor. İki konak doğusunda ise hâlâ payitaht olan İstanbul var. İkisi de büyük şehir, ikisinde de incelmiş bir hayat kültürünün ihtiyaçlarına sahip insanlar yaşıyor.

İstanbul kendi limanından kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ancak Edirne öyle mi… Bu kadim saltanat şehri zengin çarşılara, canlı pazarlara alışkın. Haliyle dünyanın dört yanından gemilerle gelen mallar Edirne’nin iskelesi sayılan Tekirdağ’a iniyor. Dünya dillerinin pek çoğunun konuşulduğu bu canlı limanda durup dinlenmeden gemiler boşaltılıyor kervanlar yükleniyor.

“Bütün işlek şehirlerden barça kalyonlar ile bol bol mallar burada çıkıp nice bin arabalar ile bütün mallar iki günde Edirne şehrine varır. Edirne’nin gayet yakın işlek iskelesidir,” diyen Evliya Çelebi, Tekirdağ’ı sadece Edirne bağlantısıyla değerlendirmekle kalmıyor, İstanbul limanının önemli paydaşlarından biri olarak da değerlendiriyor “Navluncu mahzenleri,” başlığıyla yazdığı satırlarda şehrin İstanbul ticaretindeki organik konumuna işaret ediyor,

İskele başında ve şehir içinde 300 adet mahzenleri var ki tüm Edirne ve İstanbul’a gidecek çeşit çeşit metalar ve zahirlerle doludur. Zira İstanbul’da Unkapanı navluncularının birer ortakları ve birer ikişer mahzenleri vardır,” diyor.

Tekirdağ’dan İstanbul’a iki günlük kara yolu günümüz insanının gözünde büyüyebilir ancak 17. yüzyıl şartları göz önüne alındığında eşkıyadan temizlenerek emniyeti sağlanmış, kervansarayı, konağı tekmil edilmiş iki günlük yol, yol bile sayılmaz. Ayrıca büyük gemileri İstanbul’a sokmadan malları Tekirdağ’da indirip küçük teknelerle payitahta taşımak çok daha ekonomiktir. İşini bilen İstanbullu tüccarlar Tekirdağ’da şube açmışlarsa, birer ayaklarını Tekirdağ’a basmışlarsa eğer, bir bildikleri vardır elbet.

Ayrıca Evliya Çelebi’nin Tekirdağ için “iskele şehir” diye bir tanımlama yaptığına bakarak, ben de lafın başından beri “liman, navlun, deniz ticareti…..” diye laf dolaştırıyorsam maksadım sadece Evliya’dan hareketle şehrin geçmişini anlatmak değil. Peki ya ne…

İSKELE ŞEHİR

Tekirdağ şehrini, gelişim sürecinde önemli dönemeçlerden birinin eşiğindeyken gezdim. Şehirde neredeyse adım başı karşıma çıkan bir konu vardı: “Eski liman”, “yeni liman”, “liman inşaatı”, “limanın şehirde yaratacağı etkiler”, “iyilikler”, “kötülükler…”, derken karşıma “liman” la ilgili pek çok mevzu çıkıyordu. İşin ilginç tarafı Evliya Çelebi’nin Tekirdağ’ı 17. yüzyılda yerleştirdiği konum ve ekonomisi için yaptığı tanımlar dört yüz yıl sonra da şehrin yakın geleceğine projeksiyon yapıyordu.

Evliya Çelebi Tekirdağ’da gördüğü ticari canlılıktan bir hayli etkilenmiş olmalı ki, gözünü limandan ayırıp şehre baktığı zaman da coşkusundan pek bir şey kaybetmiyor.

Şehrin zemini Bahr-i Rum’un kenarında safi bağ bahçe ve gülistanlı bayırlar eteğinde güneyden kuzeye uzunlamasına deniz kıyısında kurulmuş bakımlı, şenlikli ve günden güne mamur olmada bir iskele şehirdir.”

“İskele şehir.”

Bu tanım Tekirdağ’da dolaşırken hiç aklımdan çıkmayacaktı.

Ancak bir tuhaflık vardı gezdiğim yerlerde; tam anlam veremediğim bir eksiklik, daha doğrusu bir kopukluk; bağlantısızlık hali…

Şehrin sokaklarında gezinirken, eski evlerin önünden geçip meydanlara girip çıkarken, camilerde, bedestende otururken buranın bir deniz şehri olduğu aklımdan çıkıp gidiyordu. Sanki bir kıyı kentinde değil de bozkır ortasındaki bir şehirde geziyordum. Bu durumun tam tersine, kıyıya inip balıkçıların arasında dolaşırken, sahilde yürürken ise tam tersi oluyordu; karadaki hayat, üç katlı taş evler, ahşap binalarla modern zamanların kent dokusu aklımdan çıkıyordu. Deniz ile karanın, sahil ile şehrin ilişkisini zihnimde bir türlü kuramıyordum, ikisini bir araya getiremiyordum. Kıyıdaki hayat bir başka, kentteki hayat ise bambaşkaydı. Sebebini anlayamadım. Belki sadece şu kadarını anlayabildim: Bir şehrin denizle birlikte yaşaması için sahilde kurulmuş olması yetmiyor, büyük ya da küçük bir limana sahip olması pek bir şey ifade etmiyor. Deniz bir kültür olarak sokaklara sızmamışsa, kaldırımlara sinmemiş, eşiklerde balık pullarıyla izler bırakmamışsa, tuzlu suların yanığı genç adamların avurtlarında değilse eğer olmuyor.

Tekirdağ’ın “iskele şehir” olması neredeyse dört yüz yıl öncenin mevzusu. Yakın geçmişte durum pek değişmemiş. Emektar Tekirdağ Limanı, Trakya’nın en önemli iskelelerinden biri olmuş. Bugün de aynı pozisyonu koruyor ancak tahtını devretmesine sadece birkaç ay kalmış.

Tekirdağ Akport Limanı, Denizcilik İşletmeleri tarafından yönetilirken 1997 yılında özel sektöre devredilmiş; idari ve bürokratik problemler nedeniyle kârlı bir işletme olmaktan çıkınca 2012 yılında tekrar kamuya geçmiş. Bu süre içinde gelişen altyapısı ve çoğu tamamlanan bağlantı hizmetleriyle birlikte bölge ve ülke ekonomisinde önemli bir rol oynamış.

Evliya Çelebi “İskele şehir”, derken boşa söylememiş. Daha doğrusu şehrin falına bakar gibi geleceğini söylemiş. Çünkü bugün harıl harıl çalışan liman bir süre sonra devre dışına çıkacak. 2013 yılının sonlarında hizmete açılması beklenen ve Avrupa’nın sayılı limanlarından biri olacak yeni liman, geleceğin deniz taşımacılığında kullanılacak yük gemilerine de hizmet verecek. Devasa bir liman kuruluyor.

Bu büyük limana Asyaport adı verilmiş. Yapımı yıllardır devam eden ve çevre bağlantıları, demir yolları ile Anadolu’ya ve Avrupa’ya bağlanan Asyaport şehrin gündeminde önemli bir yer tutuyor.

Avrupa’nın önde gelen limanları arasına girecek bu tesise dair ölçüler, benim gibi mütevazı rakam ve hacım sınırlarına sahip biri için göz korkutucu büyüklükte.

İki kilometre uzunluğunda rıhtıma sahip olacak Asyaport’un bir yıllık kapasitesinin kısa sürede 2 milyon 500 bin konteynere ulaşacağı belirtiliyor. Limanda kullanılacak vinçlerin sayısı ve büyüklüğü de ona göre elbette. Dünya deniz taşımacılığında yeni kullanılmaya başlayan ve “çok çok büyük” diye tanımlanan konteyner gemilerini yükleyip boşaltacak kapasitedeki liman, demiryolu ve kara yoluyla Avrupa ve Asya’ya bağlanacak.

Şehrin girişimcileri projenin tamamlanmasını heyecanla beklerken gerekli hazırlıkları da yapıyorlar.

Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Cengiz Günay, limanın sadece bölgedeki bin 500 kadar irili ufaklı fabrikaya değil, aynı zamanda İstanbul ve Bursa gibi Türkiye’nin önemli sanayi merkezlerine de hizmet vereceğini belirterek, yanaşma derinliği sayesinde dünyanın pek çok önemli limanıyla bağlantılı olacak,” diyor.

2013 sonbaharında hizmete girecek limanın 2016 yılında tam kapasiteye ulaşacağını belirten Günay, Asyaport sayesinde 5 bin kişiye yakın bir dolaysız istihdam sağlanacağını söyleyerek İstanbul’un, İzmit ve Bursa’nın sanayi yükünü bu limanın hafifleteceğini anlatıyor.

Asyaport’un İdare Amiri olan ve destek hizmetlerini organize eden Bahri Özden ise limanın çevreye zarar vermemesi için, yanaşan gemilere elektrik verileceğini, bu sayede dizel motorların susturularak hava kirliliğine yol açılmayacağını, ayrıca güneş enerjisi panelleriyle enerji sağlanacağını anlatıyor.

Velhasıl, Evliya Çelebi Tekirdağ’ın falına bakmış da lafını öyle söylemiş, “iskele şehir,” diyerek.

Gelgelelim isim her ne kadar romantik görünse de durum pek öyle göründüğü gibi değil. Tekirdağlılar yıllardır yaşadıkları deneyimden hareket ederek var olan limanın şehir hayatında ne türden etkiler yaratacağını soruyorlar. Tekirdağ’ın neredeyse içine, Barbaros bölgesine kurulan devasa liman konusunda endişelerini dile getiriyorlar.

ŞEHRİN HAFIZASI

Her şehrin iyi kötü kayda geçmiş bir hafızası vardır; dilde, müzikte, anılarda yer bularak yaşama tutunmaya çalışan şehir tarihleri, genellikle birkaç kişinin mahareti, ısrarı, bazen akıl almaz sabrı, dirayeti sayesinde deşelenip durur. Anadolu’nun pek çok yöresinde bu insanlar geçmişin nabzını sayıp geleceğe taşımak için gayret gösterirler. Genellikle bir deniz feneri gibidirler.

Deniz fenerlerinin geceye tuttuğu ışık ancak bir gören varsa işe yarar malum, gören yoksa karanlık içinde öylece kayar, gözden kaybolup gider. Şehrin hafızasını kaydeden bu insanların çalışmaları da görüp işiten, okuyup inceleyen birileri varsa eğer değer bulur diyeceğim ama öyle değil. Çünkü yaşadıkları şehirlerin tarihini araştırmayı, kültürünü incelemeyi, geleneklerini derlemeyi, sözlü tarihi kayda geçirmeyi iş edinmiş şehir hafızaları, yayınladıkları kitaplarla, ulaştıkları belgelerle, kayda geçirdikleri tanıklıklarla bütün bir yaşam alanını aydınlatıyorlar. Bu insanlardan bazıları, üniversitesi olan şehirlerde yaşadıkları halde akademik toplamdan daha derin bilgilere ulaşmış durumdalar; her ne kadar metodoloji noksanları, editoryal eksikleri olsa da, yaşadıkları şehrin kültürel atmosferindeki önemli gedikleri dolduruyorlar.

Şimdi deniz fenerinden başlayan lafın ucunu nereye bağlayacağımı merak edenler için doğrudan doğruya Mehmet Serez’i işaret ederek mevzuya girebilirim.

1964’ten beri Tekirdağ araştırmalarını sürdüren Mehmet Serez’in yayınladığı eserlerin sayısı elliyi bulmuş. Aralarında Evliya Çelebi’nin Trakya metinlerini inceleyen çalışmalar da var, Tekirdağ’da PTT tarihçesi de, şehrin tarihi ve coğrafyası üstüne yaptığı araştırmaları kapsayan kallavi ciltler de.

Bir tür hafıza merkezi gibi çalışan Mehmet Serez, şehri boydan boya geçen ana caddenin üstünde, kocaman camekânlı yazıhanesinde oturuyor. Gelen geçeni rahatça görebildiği, giden gelenin eksik olmadığı hareketli bir yer burası.

Buraya “Mehmet Serez’in yazıhanesi” demek yakıştı. Yazı-hane. Çünkü gerçekten sözler toplayan, metinler üreten bir yer. Geniş masasının arkasında oturan Mehmet Serez, sevecen ve paylaşımcı bir izlenim bırakıyor insanın üstünde. Kitaplarının hemen tamamı bu yazıhanede bulunuyor ve şehirle ilgili kim ne ararsa önce onun her tarafı dosyalarla dolu yazıhanesine geliyor.

Mehmet Serez’in matbaacı tasarımı kartvizitinde bir dolu telefon numarasıyla birlikte üç adres bulunuyor: Ev, iş ve yazlık adresleri. İş dediği adreste bu yazıhane belirtilmiş; her gün düzenli olarak gelip çalışmalarını sürdürüyor, gazete yazılarını hazırlıyor, görüşmelerini yapıyor, yeni fikirler, projelerle haşır neşir oluyor.

Yaptığımız uzun sohbette Mehmet Serez, şehrin temel dokusunu anlatırken söze Evliya Çelebi’den giriyor ve seyyahın Hayrabolu’dan yola çıkıp Tekirdağ’a gelişini anlatırken,

“Süslü cihan bağı, yani İrem cenneti gibi Tekirdağı şehrinin özellikleri,” diye söze giriş yaptığını hatırlatarak,

“O bağlardan eser kalmadı, şehir bir taraftan İstanbul’a, diğer taraftan güneye, Barbaros’a doğru büyürken bağlar binalarla doldu,” diyor.

Bağlardaki hayatı ayrıntılarıyla anlatan metinleri okuyunca, o günlerden kalan anıları dinleyince, Tekirdağ’ın bu zengin kültürü terk etmiş olduğunu söyleyebiliriz ancak şehir hâlâ bereketli Trakya düzlüklerinde, oldukça zengin tarım alanlarının tam kıyısında bulunuyor.

Mehmet Serez Tekirdağlıların yaşamın güzelliklerine düşkün olduğunu, yemeğe içmeye önem verdiklerini söyleyerek,

“Sefayı severler, Türkiye’de nüfus yoğunluğuna göre en fazla araba bu şehirde bulunur,” diyor. Yatırım yapmak yerine harcamayı tercih edenlerin çokluğundan söz ederken şehrin ekonomik geleceğinin üretim eksenli kurulmamasından yakınıyor.

“Tarım arazilerine F tipi cezaevi yapıldı, hiç değilse fabrika kurularak iş alanı yaratılsaydı,” diyor. Şehrin yatırım vizyonunun pek de geniş tutulmadığından söz açarak liman inşaatından duyduğu endişeyi dile getiriyor. Hem çevre hem insan açısından Tekirdağ’ın olumsuz etkileneceğini, liman şehirlerinin oldukça karmaşık sosyal yapılar haline geldiğini, kimliğini ve sükunetini kaybettiğini anlatıyor. Öte yandan bir şehrin kalkınması için iki yol bulunduğunu ya sanayi ya turizm alanlarından birini seçmesi gerektiğini söyleyerek Tekirdağ’da ikisinin de bulunmadığını anlatıyor. Mehmet Serez bunlara rağmen Tekirdağ’ın güzelliklerinden söz ederek bir dizi iyi vasfını sıralıyor ve ömür geçirilecek bir yer olduğunu söylüyor.

Masasının üstündeki kitaplar, kağıtlar, dosyalarla baş başa bırakarak çıkmak üzereyken şehrin sularından söz açılıyor. Bolca pınarları ve lezzetli suları olduğunu söyleyen Mehmet Serez, Evliya Çelebi’den alıntıyla,

“Suları ensesindeki kuzey tarafındaki dağların bağları içinden eskinin hayır sahipleri getirip şehrin bütün imaretlerine dağıtmışlar, ama Rüstem Paşa merhumun suyu hepsinden berrak, hazmı kolay ve tatlı sudur,” dediğini hatırlatıyor. O tarafa doğru bir gitmemizi tavsiye ediyor.

Yazıhaneden ayrılırken ana cadde akşam alışverişine çıkanlarla dolmuştu. Kiraz mevsimi yaklaşıyordu. Erkenci bahçelerden toplanmış kırmızı, beyaz kirazlar dört tekerlekli el arabalarına tepeleme yığılmış, kilosu beş liradan taze lezzetler sunuluyordu. Kalabalık dükkânlarda hareketli bir alışveriş başlamıştı. Önü sütunlarla bölünmüş geniş pasaja giren çıkanlar kadar çevrede bolca bulunan peynir tatlıcılarının kalabalığı da dikkat çekiyordu. Köfteciler, özellikle öğlen saatlerinde dolmuş boşalmış, akşam servisi için hazırlıklarını tamamlamıştı.

Köfte, Tekirdağlıların hassasiyetle yaklaştıkları bir konu. Şehirde geçirdiğim günler içinde çarşı içindeki köfteciler özellikle rağbet görüyordu. Küçük ve belli ki esnafa servis yaptığı için doğal bir denetim altında hizmet veren, kaliteyi düşürme ihtimali hiç olmayan köfteciler, incelmiş damak zevkine hitap ediyordu. Tekirdağlı arkadaşlarımdan bazılarının öve öve bitiremediği bir köfteciyi bir başka grup kötülemiyor ama daha iyisi bulunduğundan söz ederek ötekinin vasıflarını saymaya başlıyordu.

Tekirdağ köftesi lezzet tercihlerine dair bir ayrışma yaratsa bile peynir tatlısı konusunda beğeniler ortaktı. Çarşı içindeki bir kaç tatlıcı ve pastane özellikle tavsiye ediliyordu.

Ben de her gün bir fasıl öğleden önce, bir fasıl da akşama doğru günlük peynir tatlısı istihkakımı alıyordum. Tabii ki üstüne sade kahve içmek için özellikle Bedesten Çay Evi’ne gitmek gerekiyordu ki hiç üşenmiyordum.

BEDESTEN

Bedesten, adının gerektirdiği tarihi özelliklerin hepsini barındırıyor. Taş yapısından, mimari tarzından söz etmiyorum. Dolap biçimi dükkânlarını, sağlam kapılarını ve korunaklı yapısını Evliya Çelebi gelip görse yadırgamazdı. Tabii onun zamanındaki bedestenin dükkânları en nadide kumaşlar, kıymetli mücevherler ve taşlarla birlikte has baharatlar satarken, şimdiki dükkanlarda çok daha mütevazı mamuller bulunuyor.

Buna rağmen, bedestenin kuytu bir köşesindeki bu küçücük mekân, Evliya Çelebi’nin de bildiği, her gün kullandığı, bir kısmını elinin altında bulundurduğu, çoğu evinde, odasında duran ufak tefek eşyalarla, alet edevatla doluydu. Bir nevi etnografya sergisi gibi izlediğim Bedesten Çay Ocağının sahibi Halim Balta antika eşya, etnografik parça meraklısıydı. Çoktan kullanım dışı kalmış aletler, giysi ve takılar biriktiriyordu.

Dört kişilik oturma yeri olan çay ocağının tavanı, duvarları, tezgahı, rafları üst üste asılmış sahanlar, ibrikler, testiler, irili ufaklı tarım araçları, oyma kaşıklar, gülabdanlar, opalin şekerlikler, kesme aynalar, hacı tasları, hamam sabunlukları, halı makasları, kirkitler, kirmanlar, Çanakkale sürahiler ve vazolarla doluydu. Mekan küçük, ortam loştu. Bu haldeyken ben içerideki bütün çeşitleri sayamadan üstünkörü geçtim ama her gün yaldızlı fincandan yudumladığım sade kahve süresince burada oturup her birini seyrediyordum.

Bu seyrin sebebi bütün bu kap kacağa hayranlık duyduğumdan, bu tür şeyleri az gördüğümden, zor bulduğumdan değil, aklıma takılmış bir soru var, onun cevabını bulmaya çalışıyorum:

Bu coğrafyada öyle bir kültürel damar var ki çayhaneleri bu şekilde süslüyor, etnografya müzesine çeviriyor. Özenle imal edilmiş, aynı özenle seçilerek bir araya getirilmiş yüksek zevk ürünü bu eşyalar meraklı müşterilerin hayal kapılarını açan anahtarlar gibi bir çay içimi zamanda göz kırpıp duruyor; hangisiyle yad eylesem gönlümü diye insanın aklını karıştırıyor.

Tekirdağ’daki Bedesten Çay Evi’yle aynı kalemden ama çok daha büyük ölçekli olanı Erzurum’un Hemşin Pastanesi’ydi. İran’da ise ne zaman şöyle seyirli bir çay içmek istesem hemen “Azeri Çayhanesi nerede?” diye soruyordum birilerine ve aldığım adres beni direk böyle cümbüşlü, seyirli, iki etnografya müzesi dolduracak eşyayla bezenmiş bir çayhaneye götürüyordu. Tekirdağ’da, Erzurum’da ve İran’daki çayhanelerin birbiriyle ilişkisi yoktu, birbirlerini etkilenmiş olamazlardı, peki neydi işin aslı? Bazı çaycılar, böyle bir mekan düzenlemesini neden tercih ediyorlardı? Etnografik eser merakı bir grup çaycı arasında nasıl yaygınlaşmıştı? Seçkin bir beğeniyle donanmış olmalarını neye borçluydular? Bunları merak ediyordum. Bedesten Çay Evi’nin hem sahibi, hem ocakçısı hem de garsonu olan Halim Balta’ya “neden?” diye sormadım tabi, sadece birkaç gün, günde iki kez kahvemi burada içtim, sade ve okkalı.

NAMIK KEMAL

Bedestene Kemal Elitaş ile birlikte gidiyorduk. Gerçi onun sevdiği yer Hükümet Konağının karşısına düşen Zübeyde Hanım Parkı’ndaki çay bahçesiydi ama beis yok, bedestende kahve, parkta çay içerek aylaklık yapıyorduk.

Zübeyde Hanım Parkı’na bakan Tekirdağ Vilayet Binası güzel bir yapı. Osmanlı son dönem Mutasarrıflarından Selanikli Hüsnü Bey tarafından 1912 yılında yaptırılmış. Defalarca onarılarak bu güne gelmiş, son olarak bir yıl önce elden geçirilerek dayanıklılığı artırılmış. Malum buralar deprem bölgesi.

Valiliğin önündeki geniş meydanın bir köşesinde eski Belediye binası bulunuyor. Zarif bir yapı. Hemen karşısındaki Namık Kemal Evi ise geleneksel Tekirdağ mimarisinin tipik özelliklerinden biri. Üst katı ahşap kaplı iki katlı binanın yüksekçe bir bodrumu bulunuyor.

Vatan Şairi Namık Kemal 1840 yılında bu evde doğmuş. Bir zamanlar geniş bir bahçe içinde olan iki katlı pembe yapının önünden Hükümet Caddesi geçiyor. Bugün müze olarak kullanılan evin çevresi yüksek apartmanlarla kuşatılmış.

Tekirdağ’da şairin adı verilmiş çok sayıda sokak, park, anıt, okul bulunuyor. Şehrin Üniversitesi ile Stadyumu ve oldukça zengin bir kitap koleksiyonuna sahip olan kütüphanesi de Namık Kemal’in adını taşıyor.

Şairin 1949 yılında Heykeltıraş Ali Hadi Bora tarafından yapılan heykeli, şehrin en hareketli yerlerinden biri olan Zübeyde Hanım Parkı’na yerleştirilmiş. Çevresindeki yüksek ağaçlar ve ferah oturma mekanlarıyla gün boyu hareketli bir park burası.

KİRAZ CÜMBÜŞÜ

Parkın içinde, Namık Kemal heykelinin arkasındaki küçük çay bahçesinde Kemal Elitaş ile otururken etrafı seyrediyor, şehrin kültürel ikliminden söz ediyoruz. Yaklaşan Kiraz Festivali kapsamında bir dizi fotoğraf etkinliği gerçekleştirmeyi planlıyorlar. Sokak ve meydanlarda açık hava sergileri açmaya ve fotoğraf sanatını şehirde etkin hale getirmeye çalışıyorlar. Yıl boyu çeşitli etkinlikler düzenleyen Tekirdağ Fotoğraf Sanatı Derneği, Yunanistan’dan gelecek sanatçıların da katılımıyla etkinlikleri uluslararası boyutlara taşımayı düşünüyor. Kiraz Festivali için bütün şehirde hazırlıklar sürüyor.

Kiraz Festivali ilk kez 1962 yılında düzenlenmiş. O zamanki adı tam da kiraza, Tekirdağ’a ve haziran ayının velvelesine uygun bir isimmiş: “Kiraz Cümbüşü”. Nedense bu ad 1964 yılında terkedilerek “Kiraz Bayramı” gibi sıradan bir yakıştırma tercih edilmiş, daha sonra da Kiraz Festivali denmiş.

Evliya Çelebi Tekirdağ’ın meyvelerini anlatırken kirazı vişneyi boş geçmiyor,

“İrem bağlarında her tür sulu meyve olur. Ama ayvası armudu ve kırmızı vişnesi yeryüzünde yoktur. Üçü dördü 1 esedî guruş ile denk gelip yemesi gayet hoş vişnesi olur,” diyor.

Bu namlı meyve şehrin çevresindeki bahçelerde festival mevsimine yakın neşeli havalar estiriyor. El arabalarına doldurularak dolaştırılan, “beş kilosu beş kuruş” kadar uygun fiyatlara satılan en lezzetli kirazları tatmak mümkün hale geliyor. Kırlara çıkıp bahçe aralarında gezerken de yolcunun göz hakkı daima baki, arabayı çekip adabıyla tadına bakmak, seferî olmanın gereklerinden biri, aynı zamanda misafir hakkı sayılıp helal ediliyor. Festivale katılanlar ise kiraza da şenliğe de doyuyor.

Her yıl haziran ayının ilk ya da ikinci haftasında düzenlenen Kiraz Festivali dört gün sürüyor. Açılış merasimi sırasında kortej düzenleniyor, sergiler, açılıyor, gösteriler yapılıyor, geceleri fener alayları geziyor, konserler veriliyor, güzellik yarışmaları tertip ediliyor. Çeşitli firmalar ürünlerini tanıtma fırsatı buluyor. Etkinliklere katılmak için yurt içinden ve dışından ziyaretçi akını yaşanıyor; kiraz bahçeleri piknik alanları haline geliyor; çantasını sepetini hazırlayan aileler, arkadaş grupları ağaçların altına dağılıyor; göz hakkı bırakmayan bahçelerde tabiat gereğini yapıyor, gelenleri gecikmiş kirazlarla ağırlıyor.

RÜSTEM PAŞA CAMİİ

Evliya Çelebi’nin rahmetle andığı Rüstem Paşa’nın izini sürerek Anadolu’da ve Rumeli’de bir hayli yer dolaşabiliriz. Paşa, yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de kâh hayırla, kâh ironiyle ama daha çok arkasında bıraktığı imaretler kadar şahlarla yarışacak büyüklükteki servetiyle anılıyor.

Rüstem Paşa Tekirdağ’a güzel bir cami yaptırmış. Mimar Sinan’ın eseri olan yapı bugün de şehrin gözbebeği konumunda.

Evliya Çelebi Tekirdağ camilerini anlatırken,

“Bunlardan çarşı içinde kalabalık cemaate sahip Rüstem Paşa Camii, yüksek, sanatlı ve şirin bir minaresi var,” diye söz ediyor.

Bu Cami, Evliya Çelebi Tekirdağ’a gelmeden 122 yıl önce yapılmış. Küfeki taşından ana yapı ve tek şerefeli minare gayet uyumlu bir bütünlük sergiliyor. Özellikle cümle kapısı ahşap sanatının başyapıtlarından biri. Fildişi kakma kapının bezemesi ile pencere kepenklerinin geometrik nakışları birbirini tamamlıyor.

Bu camiin sebilinde akan suyu övgüyle anlatan Evliya Çelebi’nin söyledikleriyle, musluklardan bugün akan suyun lezzetini karşılaştırabilmem imkansız. Çeşmeye ağzımı dayayıp lıkır lıkır su içerken bir değerlendirme yapabilmem kolay değil elbette ama avludaki şadırvan çok güzel doğrusu. Ana yapıya yakışacak şekilde uygun boyutlara sahip beş sütunlu bu mermer yapı Sultan Abdülmecid zamanında yapılmış. Suları camiin havasını tamamlıyor.

Rüstem Paşa Külliyesi’nin içinde bu güzel cami ile birlikte kütüphane, medrese ve hamam da bulunuyormuş, ancak geriye cami kalmış.

Her gün sade kahve molaları verdiğim Rüstem Paşa Bedesteni de bu yapılar bütününün bir parçası; aynı zamanda külliye var olduğu müddetçe bakım ve onarım giderlerini karşılasın diye yapılmış bir gelir kaynağı.

Osmanlı’nın şehircilik anlayışında bedestenler önemli bir yer tutmuş. Ticari hayatın merkezi burası olmuş, alışverişin nabzı bedestenlerde atmış. Haliyle çarşılar da bedestenlerin etrafına kurulmuş. Tekirdağ’ın bugünkü yerleşiminde şehrin merkezi konumunda bulunan bedesten, eski ticari çekim gücüne sahip değil artık. Çevresindeki çarşılarsa varlıklarını ve ticari potansiyellerini hâlâ sürdürmekle birlikte bir süredir büyük alışveriş merkezleri kadar rağbet görmüyorlar.

Zaten uzunca süredir Tekirdağ’ın geleneksel çarşılarından söz edebilmek güç. Evliya Çelebi’nin,

“……….üstü tamamen örtülü, gölgeli çarşı pazarları vardır. Cümle sanat ve sanayi ehli mevcuttur, ama saraçhanesi gazzazhanesi ve bezzazhanesi gayet süslüdür. Ve aşağı büyük çarşı sanki Mısır Çarşısı’dır. Mısır’ın bütün malları orada bulunur,” dediği Tekirdağ çarşılarında da var ama asıl AVM’lerde dünya markaları başta olmak üzere zincir mağazaların tamamı bulunuyor.

Şehir esnafı, çarşıdaki temel problemlerden biri olarak, kentlilerin büyük alışverişler için İstanbul’u tercih etmelerini gösteriyor. Evliya Çelebi’nin,

“Vilayet halkı genellikle avam zümresinden yeniçeri taifesi geçinirler ama yine çoğu navluncu tüccarıdır. Hepsi Medan Şari Etrakîdir ki gayet zengin bezirgânlardır. Bir bölüğü sanat ehli, bir zümresi de bağbanlardır,” diyor o günler için. Bugünkü Tekirdağ esnafı ve tüccarlar şehirde kazanılan paranın dışarıda harcanmasından yakınıyorlar. Bu durumun yatırımları engellediğini, yeni iş alanları açılmadığını, iş arayan gençlerin başka şehirlere yöneldiğini, çoğunun başka diyarlarda gelecek aradığını belirtiyorlar.

ŞEHİRCİLİK VE ESKİ EVLER

Evliya Çelebi, Tekirdağ faslında gayet ayrıntılı başlıklar açarak sosyolojik ve ekonomik bilgi verirken, şehirdeki dini yapıları anlatırken evlere, mahallelere hemen hiç değinmemiş; yapı teknikleri, şehir içindeki konumları hakkında kalem oynatmamış. Sadece faslı kapatırken,

“Tekirdağ şehri övgüsünün tamamlanması,” diyerek şunları söylemiş:

“Acayip garip temaşadır ki ki bu hâkir âlem seyyahı olayım, böyle bir büyük şehir İstanbul’un bir mahallesinden ola da, bu kadar zamandan beri böyle mamur ve süslü şehri görmemiş olayım.”

Durum böyleyse, dünya seyyahını bile imarıyla, süsüyle etkileyen bir mahalle dokusu varmış demek ki.

Bugünkü Tekirdağ’ın hâline, ahvaline tercüman olan gazeteciler mahallelerin bugünkü durumundan, imar işlerinden pek de hoşnut görünmüyorlar. Haber Trak Gazetesi’nin yazı işleri odasında konuştuğum gazetecilerden Ahmet Acil, yeşilin tamamen yok edilmiş olduğunu belirterek tarla çevrelerindeki ağaçların bile kesildiğini anlatıyor. Mustafa Erkaya ise geçmiş kent dokusunun ve kültürünün bu güne aktarılmadığını dile getirerek altyapı sorunlarının büyüklüğünden söz ediyor.

Yeni İnan Gazetesi’nin yazarları da benzer yorumları yapıyor. Gazete yöneticilerinden Necla Çelebi, şehirde gazete okuma alışkanlığının yaygın olduğundan söz ederek idare binasının önündeki panolara her gün gazetenin yeni nüshasını astıklarını ve müdavimlerin panodan gazete okumayı sevdiğini anlatıyor. Şehirde çok canlı bir kültür hayatının olmadığını, gazetedeki sanat haberlerinin okul faaliyetleriyle sınırlı kaldığını söylüyor.

Tekirdağ’ın birinci derece deprem bölgesi olduğunu hatırlatarak İstanbul’u da etkileyecek Marmara fayının Tekirdağ açıklarında geçtiğini hatırlatan gazeteciler gerekli tedbirlerin alınmamasından yakınıyorlar.

Yeni İnan yazarlarından Mustafa Çetin imardaki çarpık yapılaşmadan söz ederek yapılaşma problemlerine dikkat çekiyor. Şehrin geleneksel mimarisinden, eski kent dokusundan geriye bir şey kalmadığını anlatan Çetin, eski mahallelerdeki birkaç binanın onarıldığını geri kalanların oldukça perişan durumda olduğunu söylüyor. Şehircilik bilincinin yerleşmemiş olmasından yakınıyor.

KRAL YOLU

Şerif Baysal, şehri tarihini araştıran, yaşayan kültürle yakından ilgilenen Tekirdağlı yazarlardan biri. Yayınlarla dolu ofisinde konuşuyoruz. O da benzer değerlendirmeler yaparak kentlilik bilincinin işlenmesi gerektiğini, sanayinin getirilerinden çok sorunlarıyla uğraşmanın Tekirdağ’ı yavaşlattığını anlatıyor. Eski yapıların geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldırılmasıyla önemli bir mirasın kaybedildiğini söyleyerek “Kral Yolu”nu hakkıyla değerlendirmenin Tekirdağ’a önemli bir zenginlik kazandıracağını söylüyor.

Barbaros bölgesine doğru deniz içinde bir kilometre kadar uzanan ve Kral Yolu diye bilinen taş döşeme yol bugün de görülebilir. Özellikle denizin çekildiği zamanlarda üstünde yürünecek hale gelen Kral Yolu Barbaros ile Tekirdağ arasında kıyıdan on on iki metre açıkta uzanıyor.

Tekirdağ’da birbirinden farklı kurgularla anlatılan, kahramanları ve olay akışı değişebilen, sonucu farklı biçimlerde kurgulanabilen bu zengin anlatı yüzlerce yıldır dilden dile aktarılarak bugüne kadar gelmiş; bugün de Tekirdağlıların dilinde yaşayarak geleceğe aktarılıyor.

Şerif Baysalan efsane hakkında yaptığı araştırmaların ardından bir kitapçık yayınlamış. Mitolojik bir Tekirdağ öyküsü dediği Kral Yolu efsanesi şehirde şöyle anlatılıyor.

MÖ. 350 yıllarıydı. O zamanlar adı Rodosto olan Tekirdağ’da Klara adlı çok güzel bir prenses yaşardı. Bu hikaye, Trak Kralı’nın kızı Klara ile Tekirdağ’a komşu Panidos’ta yani, bugünkü Barbaros’ta yaşayan yakışıklı prens Orfeos arasındaki aşkı anlatıyordu.

Orfeos her dolunay vakti deniz kıyısına iner, ayın şavkı çırpınan sulara düşerken lir çalarmış. Rüzgarlar, Orfeos’un sazından dökülen ilahi nağmeleri suların üstünde gezdirerek Tekirdağ kıyılarında heyecanla dolunayın esintisini bekleyen Klara’ya götürürmüş.

Günlerden bir gün, Orfeos’un babası büyük bir ziyafet düzenleyerek Tekirdağ Kralını davet etmiş. İki genç ilk kez burada bir araya gelmişler. Bir ara Orfeos davet verenlerin şerefine lir çalmaya başlayınca prenses kalbini çelen melodilerin hangi maharetli parmaklardan ve hangi aşk dolu yürekten geldiğini anlamış. Meğerse Orfeos, yıllar önce sadece bir an için gördüğü Klara’ya aşkını her dolunayda yakamozlara ve denizin karanlıklarından gelen esintiye teslim edip prensese yollarmış.

İki genç o ziyafet gecesi birbirine büyük bir tutkuyla bağlanmış. Ancak, aynı ziyafete davetli olan ve her şeyi fark eden Savaş Tanrısı Ares de Klara’ya aşıkmış. Ares’in güzel prensese aşkı gözlerini kararttığı için iki gencin bu yakınlaşmasını çekemeyerek öfkeyle ayağa kalkmış, önüne gelen ne varsa hepsini devirerek, ortalığı birbirine katarak, duvarları sarsıp ağaçları sökerek ziyafetten ayrılmış. Barbaros’tan uzaklaşarak şehrin sırtını dayadığı Ganos Dağı’na Şarap Tanrısı Diyanizos’un yanına çıkmış.

Gel zaman git zaman iki gencin aşkına lir nağmelerinden tanık olanlar evlenmelerini münasip görmüşler. Orfeos’un babası Klara’yı Tekirdağ Kralı’ndan istemiş. Kral “olur” demiş ama bir de şart koşmuş. Orfeos Barbaros’tan Tekirdağ’a kadar kıyıya paralel giden ve suların bir karış altından geçen taş döşeme bir yol yapacakmış. Yol bitince iki gencin evlenmesine izin vereceğini söyleyen Kral, aksi takdirde gençlerin birbirini unutması gerektiğini bildirmiş.

Orfeos Kralın şartı kabul ederek çalışmaya başlamış. Kocaman kayalarla döşenmiş yol kısa sürede bitmiş ve iki âşık birbirine kavuşmuş. Onlar muradına ererken Savaş Tanrısı Ares’in gözleri öfkeden ateş saçmakta, nefesi denizleri köpürten fırtınalar estirmekteymiş. Nitekim bir gece dolunay yükselirken iki genç beyaz atların çektiği bir arabayla denizin bir karış altındaki taş yoldan geçerek Tekirdağ’a doğru yola çıkmışlar. Tam yolun yarısına geldiklerinde Ares o korkunç nefesini üfleyerek denizi kabartmış. Büyüyerek kıyıya yaklaşan dalgalar Orfeos ile Klara’nın arabasını sulara çekerek iki genci boğmuş.

Efsanenin hüzünlü sonla biten anlatılarından biri böyle ama Savaş Tanrısının kendi öfkesinde boğularak öldüğünü, âşıkların ise mutlu ve uzun bir ömür sürdüğünü anlatanlar da var.

SAHİL YOL VE DENİZ

Yapılan araştırmalar, bugün suların altında kolayca seçilebilen taş döşeme yolun aslında çok önceki zamanlarda yapılmış bir kıyı hattı olabileceğini söylüyor.

Kral Yolu’nun olduğu yerde deniz karaya doğru girerek eski kıyıyı ve yolu yutarken, yakın zaman önce Tekirdağ’da denizi doldurularak bir sahil yolu yapılmış. Ancak bu yolla birlikte şehrin denizle ilişkisi kesilmiş.

On iki metre rakıma sahip Tekirdağ’ın denizle organik ilişkisinin pek sıkı olmadığı için, yol var olan bağlantıyı iyice koparmış. Tekirdağlı yazarlardan Öksel Demir,

“Tekirdağ ile deniz arasına kötü biçimde giren, kentin denizle bütünlüğünü bozan sahil yolu, 1960 yılında açılmadan önce balıkçılık önemli bir meslek grubuydu,” diyor. Kentin hemen girişinde, denizle İstanbul yolu arasında, Sandalcı Mahallesi denilen bir bölge bulunduğunu söyleyen Demir, balıkçıların genellikle buradaki evlerde oturduklarını, evlerin önünden dik bir yamaçla denize inildiğini anlatarak,

“Gri beyaz incecik bir kumla, yıllarca Belediye Halk Plajı olarak da kente hizmet vermişti,” diyor.

Marmara’nın 1970’li yıllara kadar, balık türleri ve balık yatakları yönünden dünyanın en zengin iç denizlerinden biri olduğunu belirten Öksel Demir, bu sulardan yüz seksenden fazla balık türünün geçtiğini, yumurtlayıp yatak yaptığını anlatarak,

“Marmara’nın balık zenginliği trol, algarina, dinamit, ışık gibi tüm canlıları yok eden, balıkların yuvalarını dağıtan, yumurtalarını yavrularını öldüren yanlış ve yasal olmayan avlanmalarla yok edildi,” diyor.

BALIKÇILIK

Tekirdağ Türkiye’de iki denize birden kıyısı olan altı ilden biri ancak şehrin deniz ürünlerinden ekonomik ve kültürel olarak yeterince istifade edemediği söyleniyor. Kuzeyden Karadeniz’e güneyden Marmara’ya açılan şehirde balıkçılık yaygın bir üretim alanı olmaktan çok uzak görünüyor. Av mevsiminde farklı limanlara bağlı tekneler gelerek balık yakalıyor. Tekirdağlı balıkçıların küçük teknelerle ve kıyı boylarında yaptıkları avlanma ise pek kayda değer değil. 2001 yılındaki tarımsal gayri safi üretim içinde su ürünlerinin payı % 1 civarındayken bugün fazla bir değişim olmadığı belirtiliyor.

Şehrin en eski balıkçılarından Fehim Faytoncu balıkçı barınağında yaşıyor. Seksen yaşına gelmiş, kırk beş yıldır bu işin içinde bulunduğunu söylüyor. Fehim Faytoncu sadece denizi ve havayı değil, suyun dibindeki coğrafi yapıyı da avucunun içi gibi biliyor, iki sokak ötedeki bir adresi tarif edermiş gibi Tekirdağ çukuruyla birlikte deniz dibini anlatıyor. Pek derin olmayan Tekirdağ Körfezi’nin yüz metreyi geçmediğini, ama Kumbağ’dan batıya doğru birden bire 1000 metreye ulaşan bir uçurum başladığını anlatıyor. Fehim kaptan “kanal” dediği bu bölgenin müthiş akıntılarla birlikte balık sürülerinin geçiş yolu olduğunu söylüyor. Büyük depreme yol açacak fay hattını da bu bölgede tarif eden Fehim Faytoncu belli ki denizde dolaşırken karadaki kadar ayaklarını yerde hissediyor.

Fehim kaptanla konuşurken balıkçı barınağında kıyıya çekilmiş teknelere kalafat yapılıyordu. Balıkçılar renkli ağları asmış kucaklarına çektikleri yırtık parçaları iğ atarak tamir ediyorlardı.

Fehim Kaptan Barınağın hemen girişindeki kulübesinin önünde yarım güneşe sandalyesini çıkarmış bize denizi ve balıkçılığın hallerini anlatıyordu. Balık yasağı mevsimiydi ve Körfezin yaşlı balıkçısı balık türlerinin çok azaldığını, azalmanın sadece türlerde değil avlanan balık sayısında da ciddi biçimde görüldüğünü söylüyor. Av yasaklarına uyulmamasından şikayet eden Fehim Faytoncu, yavruların korunması gerektiğini söylüyor. Dile getirdiği sorunlardan biri de meslekten balıkçı sayısının giderek azalması. Tekirdağ’daki balıkçıların neredeyse yarısının yarı zamanlı çalıştıklarını balıkçılığın yanı sıra çiftçilik, hayvancılık gibi işlerle de uğraştıklarını anlatıyor.

Tekirdağ’da yaşayanlar denizle ilişki kurdukları ilişkiden çok karayla haşır neşir olmuşlar. Hatta şehrin adı da bir ceylan avı hikayesinden doğmuş. Tekirdağlı şairlerden Hasan Akarsu’nun dizelerinde bu hikaye şöyle dile geliyor:

“Av meraklısı Tekfur

Vurmuş ana ceylanı

Can çekişerek

Varmış yuvasına

Son kez emzirmiş

Yavrularını

Sarayını bırakmış acısından Tekfur

Çekilmiş bir dağda kulübeye

Tekfurdağ koymuşlar ilin adını”

Hasan Akarsu bu toprakların hikayelerini binlerce yıl önce dizelerle anlatmış Homeros’un izini sürüyor. Yakın tarihte Tekirdağ’ın Batı Trakya’dan yoğun göç aldığını belirten şair Karacakılavuz beldesiyle ilgili bir efsaneyi şöyle anlatıyor:

“Göçmüşler Batı Trakya’dan

Yurtlanacak bir yer aramışlar

Tekirdağ yakınlarında

Birden önlerinde bir karaca

Gitmişler peşinden

Durduğunda durmuşlar

Yerleşmişler kaybolduğunda”

SÜRGÜN MACAR BEYİ

Evliya Çelebi’nin Tekirdağ ikliminden söz ederken,

“Havası o kadar hoş ve mutedildir ki seher vaktinde saba ve nesim yeli esip insanoğlu yeniden can bulur. Ancak güney tarafından lodos rüzgârı estikçe halkı pelte gibi olup çokluk hareket etmezler,” dediği Tekirdağ’a sürgün gelenler de olmuş. Macar beylerinden Ferenc Rakoczi Avusturya’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinde başarılı olamayınca önce Lehistan’a oradan Fransa’ya ve ardından Osmanlı İmparatorluğuna sığınmış. Ailesi ve maiyetiyle birlikte 44 kişilik bir heyetle Ekim 1717’de Gelibolu’ya varan Rakoczi, bir süre Edirne ve İstanbul’da kaldıktan sonra Nisan 1720’de Tekirdağ’a yerleştirilmiş.

Sürgün Macar beyi, bugün Müze olarak düzenlenmiş evinde yaşamaya başlamış. Sadece o dönemin değil bu gün de Tekirdağ’ın en güzel evlerinden birinde oturan Rakoczi’nin maiyeti ise çevredeki evlere yerleşmiş.

Sürgün beyin yanında bir de vakanüvist varmış. Büyük bir titizlikle düzenli olarak memleketteki ablasına mektuplar yazan Mikes Kelemen, sadece Rakoczi’nin sürgün hayatını anlatmakla kalmamış dönemin Tekirdağı, Osmanlı’da günlük hayat ve geleneklerle birlikte tarihi olaylara ve törenlere de yer vermiş. Kelemen’in yazdığı 207 mektup bugün Macar edebiyatında önemli bir külliyat oluşturuyor.

Şehrin tarihini araştıran Mehmet Serez, Kelemen de dahil olmak üzere Rakoczi’nin maiyetindekilerin yaşadığı 24 evden çoğunu tespit etmiş.

Rakoczi Müzesinin denize bakan zarif cephesini seyrettikten sonra içeri doğru küçük bir yürüyüş yapınca, kıvrılarak uzanan yolu takip ederek eski evlerin bulunduğu mahalleye gidiliyor. Oldukça ilginç mimariye sahip yapılardan birkaç tanesi onarılmış, diğerleri kaderine terkedilmiş görünüyor.

Tekirdağ bugünkü haliyle geleceğini inşaatı bitmek üzere olan büyük limana bağlamış, öte yandan geçmişini sabırla deşeleyerek köklerini açığa çıkarmaya çalışıyor.

Evliya Çelebi’nin de üstünde titizlikle durduğu şehrin şairlerini anlatırken

“Nice maarif erbabı çelebileri şairliğe taliplerdir,” dediği gibi Tekirdağ’ın günümüzdeki yazarları, şairleri, araştırmacıları, kanaat önderleri, edebiyatçıları da şehrin geleceğiyle yakından ilgileniyorlar.

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm Turları

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s