MUĞLA

Yorum bırakın
Türkiye

Seyyah’ın,

“Allah saklasın göklere baş uzatmış Bîsutun Dağı’dır,” dediği yere bir çırpıda ulaşıp Muğla şehrine tepeden baktım. Yeryüzü pek de derin olmayan bir vadiyle ikiye bölünmüştü. Dağ’ın eteklerine yerleşmiş evler yamaçlara uzanıyordu. Şehirle birlikte Vadi, hemen karşıdaki dağlarda bitiveren küçük bir ovaya karışmıştı.

Evliya Çelebi bu Dağ’ın eteklerindeki Muğla’ya gelene kadar zorlu bir yol kat etmişti. 1671 yılındaki yolculuk Denizli’den başlamıştı.

“Davaz Kalesi’nden buraya gelinceye kadar kâh taşlık kâh ormanlık kâh tek insan olmayan, celâlîsi ve haramisi çok, korkunç ve tehlikeli derbent, amansız dağlar 14 saatlik yerdir…” diye söz ediyordu bu yoldan. Yol üstünde birer ikişer saat arayla mamur köyler bulunduğunu anlattıktan sonra,

“Bu köylerin tüfenkli gençleri adı geçen çamlı yollara inip yol keserler. Gayet dikkatli olmak lâzımdır, zira bu dağlar ulu dağlardır…” diyerek iki cümleyle insanı yolculuğun içine çekiveriyordu.

Denizli ile Muğla arasındaki dağlar çok yüksek olmasa bile derin vadilerle bölünmüş. Muğla’ya yaklaştıkça ulu ormanlar, sık çalılarla dolu gittikçe zorlaşan bir yol haline geliyor. Şehre giriş ise dik bir yamacın kıyısından geçiyor.

Şehir kuzeyinde Hisardağ ve Kızıldağ, güneyinde Kestane Dağı, batısında Marıçalı Dağı, doğusunda Yılanlı Dağ ile çevrili. Evliya Çelebi,

“Bu Yılancık Beli öyle bir dağdır ki kışın, yazın ve bahar günlerinde, bütün yıl boyunca en tepesinde mavi bulut eksik değildir,” der.

Bunca dağla çevrili küçük bir ovaya yerleşmiş olmasına rağmen Muğla bana hiç bir zaman sıkışmış bir şehir izlenimi vermedi. Kıyısına yerleştiği küçük Ova şehre yaşam ferahlığı kattığı gibi dağlar da korunaklı olduğu kadar yalıtılmış bir hava veriyordu. Yalıtılmış ama kapatılmış olmayan bir yerdi. Belki de Ege Denizi’nin göklere vuran mavisi buralara kadar yansıdığı için şehir ferah bir su damlası gibiydi.

Muğla uzun geçmişi boyunca bu coğrafi konumun kâh faydasını görmüş, kâh yalnızlaştırıcı etkisini yaşamış. Geleneksel kervan yollarının dışında kaldığı için ticari bir parlama gerçekleştirememiş ama bu sayede Anadolu’nun kadim kültürlerinden pek çok izleri müziklerinde, geleneklerinde, danslarında yaşatmayı bilmiş.

Yine bu konumu nedeniyle Muğla uzun geçmişinde unutularak ihmal edildiği gibi, Beylikler döneminde başkent olup imar görmüş, umur sürmüş. Şehir zaman zaman iskanlara sahne olmuş; farklı kimliklerle zenginleşirken hoşgörüyü ve bir arada yaşama kültürünü içselleştirmiş.

 

BACA

Muğla’nın coğrafyası gibi iklimi de kültürel yapının oluşmasında önemli rol oynamış. Yağmurun ve rüzgarın şehri Muğla’nın mimarisi, sosyal yaşamın zenginliklerini taşıyan çeşitliliği yansıtmış. Karabağlar ve Düğerek bölgesindeki Müslüman evleri ile Konakaltı ve Saburhane tarafındaki Hristiyan evlerinin süslü bacaları ise hepsinde ortak mimari öge olmuş.

Muğla, Rize’den sonra Türkiye’nin en fazla yağış alan bölgesi. Aynı zamanda çevresindeki dağlar nedeniyle farklı yönlerden gelen sert rüzgarlara açık. Geleneksel bacalar hem serpintili yağmurları kesecek hem de rüzgarı engelleyecek şekilde yapılıyor.

Muğla’nın yamaçlarına çıkıp alaturka kiremitle örtülü çatılara yukarıdan bakınca kanatlarını açarak kucaklaşmış yüzlerce kuş gibi duran Muğla bacaları görülüyor. Bacalar, gayet yaratıcı bir yerleştirmeyle yine alaturka kiremitler kullanılarak yapılıyor. Mimarlar hem inşası hem onarımı son derece kolay olan bu bacaların bölge için en ideal forma sahip olduğunu anlatıyor. Sosyal hayatın önemli parçası olan mutfakta kadınların uzun zaman geçirdikleri ve yemekleri açık ateş ocaklarında pişirdikleri dikkate alınınca, geniş ağızlı oldukları halde rüzgardan etkilenmeyen bacaların Muğla evlerindeki önemi anlaşılıyor.

Yılancık Beli’nden şehre indikten sonra, “Dümrük Köyü” diye başlık açarak şehri anlatmaya başlayan Evliya Çelebi, Muğla bacalarından değil ama kiremitlerden söz ederek,

“350 kârgir binalı, bağlı bahçeli, âbıhayatlı, topraklı ve kiremit örtülü güzel hanelerdir ki bütün halkı Müslümandır,” diyor.

Folklor araştırmacısı Semra Akbulut Kahveci’de Anadolu’nun onlarca kültüre ev sahipliği yaptığını belirterek sözü Muğla’ya getiriyor ve

“Bu farklılıkların hepsini bünyesinde harmanlamış, kendine has dokusunu ortaya koymuştur,” diyor. İklimin özelliklerinden söz eden Kahveci,

“Halk arasında ‘deli memet’ olarak adlandırılan poyrazla karışan yağmurun her yönden yağması halkın ihtiyacına göre bir baca şekillendirmesine etken olmuş,” yorumunu yaptıktan sonra. 28 adet kiremitle yapılan Muğla bacasının binayla uyumunu anlatarak,

“Taş işçiliğinin inceliğiyle bir bütün oluşturması ve başka bölgelerde kullanılmadığı için Muğla’nın sembolü olmuş bir baca türüdür,” diye ekliyor.

Asar Dağı’nın eteklerine doğru kıvrıla büküle uzanan sokaklarda yürürken zaman zaman bir bacanın yanından geçiyorum. İlk bakışta nasıl inşa edildiklerini anlamak güç ama biraz dikkatli bakınca ve denk getirip bir kez nasıl yapıldıklarını görünce bütün mükemmel formlar gibi gayet sade olduklarını fark ediyorum.

SOKAKLAR

Tarihi Muğla’nın genellikle 2 metreyi bulmayan dar sokakları dağa doğru çıkıyor. 3-4 metre genişlikte olanlar ana cadde sayılıyor. Evlerden bazıları komşuya geçit vermek için aralarında geçitler bırakmış. Bu geçitlerden bazıları yamacın dik kesimine dayanınca basamaklarla yukarı doğru tırmanmaya devam ediyor. Ancak basamaklı sokakların sayısı gayet az, çünkü şehir içinde hayvanların ve yayaların rahat hareket edebilmesi için genellikle yumuşak meyillerle geçit bırakılmış.

Şehrin dış dünyayla irtibatını sağlayan kervan yolu Denizli, Tavas üstünden Muğla’ya ulaşırmış, sonra Çine, Aydın, Torbalı, İzmir, güzergahını izleyerek iç Ege’yi kıyı Ege’ye bağlarmış. O dönemde develer uzun adımlarına ahenkle eşlik eden ağır bronz çanları çalarak Yılanlı Dağı yolundan gelip Saburhane Meydanına indiği gibi Evliya Çelebi’de Muğla’ya buradan girmiş.

SABURHANE

 

Bu meydan günümüzde de Muğla’nın görülesi yerlerinden biri. Öyle şaşaalı turistik çığırtkanlığa boyun eğmiş zamane mekânlarından değil ama. Çınarları, kahveleriyle sakin bir yer. Meydana açılan mahalle ise önemli bir kültür hazinesi. Muğla’daki 400’e yakın ev, 170’e yakın sivil mimarlık yapısı, 100’e yakın sokak korunması gereken tarihi eser olarak tescil edilmiş. Saburhane bu değerlerin çoğunu barındırıyor.

Osman Nuri Akbulut, “Evliya Çelebi’ye Göre Güney Batı Anadolu” başlıklı yüksek lisans tezinde mahallelerin oluşumundan söz ederken,

“Muğla’da ki mahallelerin çoğu bir cami veya mescit etrafında halkın yerleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Evliya Çelebi’nin de belirttiği gibi XVII. asrın sonlarında Muğla’da yetmiş mihrap olduğu düşünülürse sonraki dönemlerde yapılan cami yada mescitlerin mahalle gelişimine katkı yapmadığı savunulabilir. Bu da mescitlerin mevcut mahallelere yapıldığının bir göstergesidir,” diyor.

Muğla’nın bugünkü dokusunu yaratan karakteristik özellikler 19. yüzyılın başlarından itibaren oluşmaya başlamış. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda ve Ege Adaları’nda egemenliği kaybetmesinin ardından Anadolu’ya doğru yaşanan göçten Muğla’da nasibini almış. Göçle gelenler beraberlerinde zengin bir yaşam kültürü getirmişler. Aralarında Rum zanaatkârlar, doktorlar, eczacılar, tüccarlarla birlikte yapı ustaları da varmış.

Muğla mimarisi diye bilinen yapı tarzı 1820’lerde ortaya çıkmaya başlamış. Saburhane Meydanı ve çevresinde kurulan yeni mahalleler yepyeni bir Muğla yaratmış. Ulu çınarların altındaki serin meydanı, ortasından geçen derenin üstündeki taş köprüleriyle, çayhane ve meyhaneleriyle oldukça zengin bir sosyal yaşantı sergileyen Saburhane Mahallesi adını bir zamanlar burada bulunan hapishaneden almış.

Neredeyse üç buçuk asır önce Evliya Çelebi’nin dikkatini çeken ve,

“Çarşı içinden bir dere akar, 7 yerden ağaç köprü ve 6 yerden kârgir köprü ile geçilir. Kasaphanesi bu dere üzerinde olup asla kötü koku yoktur,” dediği derenin üstü kapatılmış.

Evliya Çelebi,

“Bu şehir kalenin kayası eteğine kurulmuş bir şirin şehirdir,” derken Yılancık Beli’nden inerken gördüğü Masadağı manzarasından ve Kale’nin yamacına yerleşmiş küçük kentten etkilenmiş olabilir. Aynı yerden bugünkü Muğla’ya bakınca pek aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Muğla Ova’ya doğru bir hayli yayılmış. Ancak eski şehrin sınırlarını şöyle bir gözle tarayınca Seyyah’ın yakıştırdığı “şirin şehrin” hacmi ve dokusunu da gözünde canlandırabiliyor insan.

O dönemdeki kentlerin hepsinde olduğu gibi kervanların gelip dayandığı yer hanlar, arasta ve bedestenin bulunduğu şehir merkezi. Tarihi dokunun bir kısmı gayet canlı bir şekilde bugün de yerinde duruyor. Gerçi eski işlevlerini çoktan yitirmiş, geçmişin hatıralarını temsil edecek düzenlemelerle yeniden işlevlendirilmiş olsalar bile bu yapıların ayakta durması sevindirici. Şehirdeki Yağcılar Hanı, İbrahim Hanı, Bacılar Hanı, Balıcıoğlu Hanı, Konakaltı Hanı, tüccarların konakladığı ve yakın döneme kadar kullanılan hanlarda bazıları. Muğla çarşısı ve arasta her dönem kendi çapında hareketli bir alışverişe sahne olmuş. Bugün de bu yapısını kuruyor.

Evliya Çelebi

“Ve 200 dükkânı vardır. Gerçi Bedesteni yoktur, ama bütün değerli eşyalar orada mevcuttur…” dediğine göre Muğla arastası dikkatini çekmiş olsa gerek.

 

ARASTA

 

“Şehrin zengin bir arastası var.”

Bugün bu cümle sadece nostaljik çağrışımlarla yüklü bir anlam taşıyor. Günümüz insanının zihninde ve yaşadığı modern şehrin dilinde günlük hayatın ihtiyaçlarını karşıladığı bir yer olarak “arasta”nın karşılığı yok. “Arasta” deyince olsa olsa eskiden kalmış, turistik hale getirilmiş bir mekan anlaşılıyor. Muğla’da ise elden geçirilmiş ve büyük oranda günümüz ihtiyaçlarına göre kendini yenilemiş olan arasta hâlâ hareketli yerler arasında

Arastalar, belirli iş kollarının bir araya toplandığı, üretim ve satış yapılan yerler. Demirciler Arastası, Bakırcılar Arastası, bugün de aynı adla anılıyor. Tüccarlar, bezirganlar o dönemde şehirde üretilen bezlerle, ahşap ürünlerle, ve Hamursuz Dağı’ndan çıkarılan yüksek kaliteli kireçle yakından ilgilenirmiş.

Şehirde geniş tarım alanları olmadığı için kervanlarla taşınan tahıllar Arasta’da Tahıl Pazarı’nda toplanıp satılırmış. 80’lerle başlayan ekonomik ve toplumsal değişim sürecinde arasta eski önemini kaybetmiş. Şehrin gerek ekonomik gerekse sosyal hayatında önemli yeri olan Arasta’yı 1939 doğumlu Edebiyat öğretmeni Turgut Dereli şöyle anlatıyor:

“Ulu Cami’nin hemen batısında başlayıp Tabakhane Deresi Tüneli’ne paralel olarak güney yönüne doğru uzanan arasta, “Bakırcılar Arastası” adını alırdı. Bu arastada bakırcılar, kalaycılar yanında bir de kaltakçı ustasının, gaz ocağı, lüks lambası, silah gibi araçların tamirini yapan bir dükkanla, bisiklet tamiri yapan bir dükkanın yer aldığını hatırlıyorum.

Kazan, kaynatma, dığan, güğüm, lenger çanaklar, tencere ve tepsiler, maşrapa gibi bakırdan yapılan ev eşyaları bu arastada imal edilirdi.”

 

EVLER

 

Sanayi ürünleri piyasaya hakim olmaya başlayınca küçük atölyelerdeki yerel üretim ortadan kalkmış. Arasta ile birlikte eski ustalar da gözen düşmüş. Şehrin merkezi güneye yayılan yeni yerleşime doğru kaymış. Yeni hayat başlamış. İki katlı eski Muğla evlerinde yaşayanlar apartmanlara taşınırken terkedilen yapılar yıkılmaya terkedilmiş.

Bugün Muğla’da kapsamlı bir koruma uygulaması var. Saburhane Meydanı’nı merkeze alan sit bölgesi ile şehrin maddi kültür mirası yaşatılmaya çalışılıyor. Muğla evleri şehrin hoşgörü ve yaşam zevki konusundaki incelmiş beğenilerini yansıtıyor. Yine Turgut Dereli’ye kulak verecek olursak,

“Eski Muğla evlerinin hepsi iki katlıdır,” diye anlatıyor. Özellikle yamaçtaki evlerin ikinci katlarının önü göz alabildiğine açıktır. Ovayı ve karşı dağları rahatça seyredersiniz. Genellikle üst katta olan yatak odalarından sabah kalktığınızda gördüğünüz manzara içinizi ferahlatır. Zindelik ve dinginlik sağlar. Hiç bir ev diğerinin manzarasına engel olmaz. Komşuya ve onun yaşamına saygı esastır. Bodrum katlarında izbe apartman dairelerinde oturmaya başlayanlar nasıl farklı bir yaşamın içine itildiklerini bilmezler. Mutsuzluklarının nedenlerini başka yerlerde ararlar…”

Muğla şaşırtıcı derecede Tire’ye benziyor. Ege’nin yamaca kurulmuş şehirlerinin havası hep birbirine yakın galiba. Hele şimdiki gibi erken bahar aylarıysa, toprak uyanmaya başlamışsa, kendini kimliksiz yapılaşmaya tam olarak teslim etmiş bir yerde değil de bu şehirler gibi tam karar kavşağında geziniyorsa, yani uyanan tabiatın kokusu asfalt ile beton tarafından tamamen yok edilmemişse…

 

ÜÇ MEYDAN

 

Muğla’nın ortasında Atatürk heykeli bulunan geniş bir Cumhuriyet Meydanı var. Heykel sırtını yamaca doğru yayılan eski şehre dönmüş, yüzü ovaya ve karşı yamaca bakıyor. Bu Meydan’a açılan geniş bir bahçenin içinde yine Öğretmenevi ve misafirhanesi bulunuyor. Ön cephedeki çay bahçesi şehrin hareketli mekânlarından biri. Bahçenin ara sokağa bakan yan tarafında ise daha çok kentin orta yaş üstü yazarları, gazetecileri, araştırmacıları buluşuyor. Şehrin kültür sanat damarı sanki yazları bu bahçeden kışları ise hemen arkasındaki kapalı lokalden geçiyor.

Tiyatroculardan ozanlara, müzik araştırmacılarından yerel tarihçilere, halk dansları ustalarından fotoğraf sanatçılarına kadar pek çok kişiyle burada tanıştım, saatler süren sohbetlerimize kâh Muğla’nın serin esintileri, kâh ansızın bastıran yağmurlar eşlik etti. Ama onları bulana kadar şehirde bir hayli dolaşmam; yumuşak yamaçlardan döne dolaşa yüksek sokaklara çıkan uzun yürüyüşler yapmam; Saburhane Meydanı’ndaki çınaraltı kahvesinde seyirlere dalmam; hatta bir akşamüstü taksici ve udi Yücel Öztürksoy’dan hüzzam bir taksim dinlemem gerekiyormuş demek ki.

O akşamüstü Saburhane Meydanı’na gelmeden önce Belediye’nin önündeydim. Yapı ufak tefekti ama gayet heybetli görünüyordu; hatları özenliydi. Baktığı meydanın dört yanında birbirine yakışan diğer binalarla birlikte sanki bir eski zaman mekânı gibi duruyordu. Daha doğrusu eskide kalmış, kendi zamanını yaşamaya devam eden bir mekân gibi. Yapı 1867’de Menteşe Livası’nın Hükümet Konağı olarak yapılmış, 2003 yılında ise Belediye binası olarak hizmet vermeye başlamış.

Bu küçük meydandaki diğer yapı Konakaltı Hanı’ydı 19. yüzyıla tarihlenen iki katlı binanın üst katları şehre gelen tüccarların konakladığı odalar, alt katlar ise depo ve ahırlardı. Han terkedildikten sonra ağır tahribata uğramıştı. Nihayet Ağa Han ödülü başta olmak üzere pek çok mimari başarıya sahip “halk mimarlarından” Nail Çakırhan’ın gözetiminde onarılan yapı kültür merkezi haline getirilmişti. Bu hanın 80’lerdeki halini biliyorum, yok olmaya yüz tutumuştu. Yıllar sonra tekrar gördüğümde ise güzel taş döşeli boş ve geniş bir avlusu olan, ahşap trabzanlı merdivenle çıkılan üst katlardaki birkaç odasında ışık yanan bir yerden ibaretti; onarılıp bırakılmış, benzerlerine çokça rastladığım tarihi binalardan biri gibi görünmüştü gözüme. Şöyle bir dolaşıp çıkmıştım. Konakaltı Hanı’nın asıl marifetlerini, Muğlalı sanatçılarla, gençlerle birlikte kazandığı yeni hayatiyeti çok geçmeden fark edecektim. O akşamüstü değil ama. Çünkü Saburhane Meydanı’ndaki çınar, dallarıyla akşamı örterken günü bitirmek niyetindeydim. Nitekim gidip tahta masalardan birine yerleştim. Sağımdan solumdan geçen birkaç arabanın dışında yandaki masada oturan iki Muğlalı ve zaman zaman gelip birkaç bardak çay içtikten sonra hiç konuşmadan giden yalnız yaşlılar vardı.

Muğla Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Sergender Sezer ile birlikteydik. Şehirde bir dönem gündeme gelen intihar olaylarından ve 2005 yılında Doç. Nurgün Okdik ve sosyolog Bülent Öngören ile hazırladıkları “Muğla’da İntihar ve İntihar Girişimleri” kitabından söz ediyorduk. Valiliğin desteğiyle tamamlanan araştırmada sosyal değişmenin hızlı olduğu süreçlerde intihar oranlarında değişmeler olduğundan söz ediyor ve Muğla’nın özellikle sahil ilçelerinde hızlanan turizmle birlikte geniş ailelerin parçaladığından özellikle yaşlıların yalnızlaştığı anlatılıyor, son yıllarda aile bağlarının yeniden kurulmasıyla birlikte istenmeyen vakaların oldukça azaldığına değiniliyordu. Bu kadar rastlantı olur mu bilmem ama, çınaraltında çayları içerken yanımızdaki masada tek başına oturan güngörmüş kişi çok geçmeden yanımıza gelmiş, sohbete katılmıştı. Arkadaki kahvenin sahibiydi, Saburhane’de güzel bir eski evi vardı, onarılması gerekiyordu ancak pek hevesi kalmamıştı. Yıllardır o evi paylaştıkları eşini kaybettikten sonra hayat daha ağır gelmeye başlamıştı. Çocuklar Marmaris’te çalışıyordu, yalnızlığa dayanmak zordu. Sözlerinde çaresizliğin girdapları açıkça fark ediliyordu. Birlikte Birkaç bardak çay içtik…

Buraya gelirken akşam inecek gibiydi ve ben Arasta’dan geçerken gecikme telaşıyla kafamı kaldırıp alıcı gözle Saatli Kule’ye bakmamıştım. Halbuki kaçıncı bardak çayı içiyoruz ama günün son ışıkları hâlâ çınarın dallarına asılıp kalmış gibi Saburhane Meydanı’nı neşeyle aydınlatmaya devam ediyor. İlkbaharın bu erken deminde bile çınarın yaprakları koyu gölgesini Meydan’a serecek kadar zamanı bulamamıştı. Güneş düştüğü yeri ısıtıyordu. O sırada güney tarafından Saburhane Meydanı’na giren bir taksi yakınımıza kadar gelip durdu. Masa arkadaşımızın yüzü güldü. Gelen oğluydu. Onun da katıldığı sohbet gün çekilirken Muğla müziğine geldi dayandı. Muğla’da zaten şehir hakkında konuşurken muhatabınız her kim olursa olsun, ne işle meşgul olursa olsun, Yücel Bey gibi taksi şoförü ya da saatçi veya marangoz olsun fark etmez, sözün gelip dayanacağı yer Muğla havalarıdır. Bu kez de öyle oldu ama iş lafta kalmadı, taksiye giden Yücel Bey bagajdan siyah torbası içindeki udunu çıkardı. Kısa bir akord faslından sonra inceden girdiği taksim Saburhane Meydanı’ndaki çınarla birlikte güneşi uğurladı.

 

SAATLİ KULE

 

Bazı günler böyledir. Uzun sürmekle kalmaz her dakikası öyle doldurur ki insanın hayatını, çok sonra bile hatırlanacak, derin anılar bırakır. Buraya gelmeden önce Şeyh Bedreddin tarafından yaptırılan Şeyh Camii’nin civarında dolaşmıştım. Hemen yanındaki Saatli Kule pek sık rastlanan yapılardan değildi. Yukarı doğru daralan beş parçadan oluşuyor, taş ve tuğla işlenen ilk dört kattan sonra sanki yeni eklenmiş gibi duran son bölüm yükseliyordu. Kulenin üstündeki saat ile kulenin altındaki daracık dükkanda çalışan saatçi bir bütünün parçasıydı. Saatçi Akif, sadece Muğla’da değil, İstanbul’da da tanınan usta bir tamirciydi. Kuledeki saatin bakım ve onarımı ile kurulup işletilmesi onun sorumluluğundaydı.

Kule 1895’te Muğla’nın ilk Belediye Başkanlarından Süleyman Efendi ile eşi Pembe Hanım tarafından yaptırılmıştı. Hicaz’a giderken Şam’a uğramışlar, orada gördükleri saat kulesinin aynısını kendi şehirlerinde yaptırmak istemişlerdi. Bunun için Mihail Konstantin oğlu Filvarus’a sipariş verilmiş, Filvaurs usta da büyük bir maharetle kulenin benzerini Muğla’nın orta yerine dikivermişti. Ancak, Şam’daki hangi kuleye benzeterek yaptılar bilmiyorum ama bana kalırsa, Halep’te Bab El Ferec caddesindeki Saat Kulesi’ne çok benziyordu.

Kulenin yanından geçerken Akif Usta’nın dükkanına hızlıca bir göz atmıştım, her saat tamircisinin sahip olduğu o derin konsantrasyon içinde tek gözüne lupunu takmış, üstüne kapandığı küçük makineyi hayata döndürmek için can soluğu vermeye çalışır gibiydi. Kulenin üstündeki saat ise iri yelkovan adımlarıyla ömrünün yeni yüzyılında tıkır tıkır işliyordu.

 

KİTAPÇI

 

Muğla’ya ilk geldiğim günden beri irili ufaklı çok sayıda kitapçıya rastlamıştım. Kırtasiye ve ders kitabı satan yerler elbette önemliydi ancak edebi yayınlar bulunduran kitabevleri her gittiğim şehirde ilk göz attığım yerler arasındaydı. Ders kitabı dışında yayın satan kitabevleri var mı yok mu? Bir şehrin nabzını herkes kendi meşrebine göre farklı yerlerden tutabilir. Kimisi yüksek binaların çokluğundan, kimi çarşıların zenginliğinden, ticaret hacminden, kimi fabrikaların varlığından, üniversitenin durumundan ya da tarım ve hayvan borsalarının olup olmadığından ölçü alır. Kuşkusuz bunlara eklenecek diğer göstergelerle birlikte sinemalarını, tiyatrolarını, kitabevlerini de hesaba katmak ama daha önemlisi şehirde bir yayınevi bulunup bulunmadığına göz atmak gerekir ki eksik kalmasın. Her tekmili tamam olup da kitabevi/yayınevi bulunmayan şehir için birlikte bir el atıp bir şeyler yapmak gerekir, çünkü hayat damarlarından birinde ciddi bir tıkanma var demektir.

Muğla’daki kitapçılar genellikle Cumhuriyet Meydanı’nı Abdi İpekçi Caddesi’ne bağlayan yol üstündeydi; eski kitaplar bulunduğu gibi yeni yayınlar da yakından takip ediliyordu. Girdiğim kitapçılarda Muğlalı yazarların eserlerini arıyordum, birkaçına ulaşabilmiştim, bazılarının ip uçlarını bulmuştum, ama çoğu tükenmiş, yeniden basılmamıştı. Bazen bir şehre nüfuz etmenin yolu küçücük bir ipucu bulup oradan bir yol açmaktan geçer ya, işte o ipuçlarına kitapçılarda bolca rastlanır. Kitapçı tezgahının arkasında oturan biri ya da bir kitabın bir sayfası size kadim bir damarı işaret eder, elinizden tutup şehrin bilinmeyen labirentlerine çeker. O nedenle sokaklarda dolaşırken sıkça kitapçı sorarım, olmadık dükkanlara girip esnafa kitap danışırım.

Bu sefer de öyle oldu. Saatli Kule’den yukarı doğru şehrin içlerine çıkarken dükkanlar bitmiş evler başlamıştı. Biraz yürüdükten sonra Ulu Cami’yi görmüştüm. Evliya Çelebi yol hizasından daha yüksek duran, Ulu Cami heybeti taşımayan, güzel bir mahalle içi camii gibi görünen bu yapıyı pek ayrıntı vermeden anarken esas Kurşunlu Cami’den etkilenmişti. Seyahatnamesinde,

“Çarşı içinde olan pazar meydanında ve Kurşunlu Cami önünde sıralı dikilmiş salkım söğütler ve çınarlar var ki her birinin gölgesinde bin adam gölgelenir,” diye anlatıyordu.

Ulu Cami eski şehrin orta yerindeyken Yeni Cami’de denen bu kurşun kubbeli yapı o zamanlar kenar mahallelerde kalıyordu. Bugün de yeşillikler içindeki Kurşunlu Cami için Osman Nuri Akbulut, “Cuma camisi ve öğretim kurumlarına sahip bu külliye, XV. asrın sonlarında, Muğla ölçeğindeki bir kasaba için, sosyal ve dinî açıdan tesir yapabilecek bir mahiyettedir,” diyordu.

Ulucami için Çelebi zamanında şehrin merkezinde, Kurşunlu Cami için ise iyice kenarlarında dedim ya ikisinin arası seyirli bir yürüyüşle beş dakikada fazla sürmüyor. Üşenmeyip denedim, o kadar tuttu. Kurşunlu Cami’den geri dönüp Saatli Kule’ye vardıktan sonra bu kez Belediye Meydanı’na doğru yöneldim. Cadde üstünde yeni bir kitapçı çıktı karşıma. Rafları pek dolu değildi, birkaç kişi dükkana çeki düzen vermekle meşguldü. Muğla kitapları aradığımı söyleyince,

“Yandaki dükkânda bulursunuz,” dediler. Kapıdan çıkıp yandaki dükkanın vitrinine bakınca bir dolu tüfek, fişek, kama, bıçak arasında duran kitapları gördüm. Birkaç tane de orta yeri jelatinli beyaz zarf içinde CD’ler duruyordu. CD’lerin üstünde “İbrahim Ethem Yağcı, Yöresel Muğla Türküleri” yazılıydı. Vitrinin köşesine asılmış küçük afişte pos bıyıklı babayiğit bir ozan, mahalli kıyafetler giymiş elinde sazıyla poz vermişti. Dimdik duruşu türkü söyleyecek gibiydi ama daha çok karşıki dağlara ulaşacak bir nağrayla yeri göğü titretecekmiş gibiydi.

Girdim. Av malzemeleri satan dükkandaki küçük tezgahın arkasında oturan İbrahim Bey telefonla konuşuyordu. Telefonun öteki ucundaki ses, bir türküyle ilgili ayrıntılı sorular yöneltiyor olmalıydı ki İbrahim bey büyük bir dikkatle cevap vermeye uğraşırken içeri girdiğimizi fark etmemişti. ilginç detaylara değinerek türküdeki hikayenin esasına, usulüne dair açıklamalar yapıyordu. Telefonu kapadıktan sonra bizimle ilgilenmeye başladı. Halimiz tavrımızdan av malzemeleri almaya gelmediğimiz belliydi, kitaplara göz atmak istediğimi söyleyince başlayan muhabbet epeyce sürdü.

Muğla türküleri üstüne şehirde çalışmalar yapan birkaç kişiden biri olan İbrahim Ethem bey 2000 yılına kadar düğün orkestralarında yoğun olarak çalışmıştı. Son yıllarda bu faaliyeti bir hayli azaltmış olsa bile sahneye çıkmadan duramıyordu. Ama asıl derlemelere ve kitaplara ağırlık vermişti.

“Ben avcıyım. Köyleri bilirim, neredeyse bütün köylüleri teker teker tanırım. Kim ne yapar, ne söyler, ne çalar hepsinden haberim vardır,” diye anlatırken, derleme sırasında nasıl bir yöntem izlediğini soruyorum. Çalışmayı birlikte yürüttüğü hocaların her kaynağı edebi açıdan ele aldığını, aynı zamanda notalamayı gerçekleştirdiğini, türküyü dinlerken aynı zamanda video kaydı yaptığını, elinde olağanüstü bir arşiv biriktiğini anlatıyor.

Dağlardaki Yörükler Muğla kültürünü geçmişten geleceğe bağlayan çok önemli bir hazineye sahip. Bu nedenle şehirdeki folklor araştırmacıları ciddi çalışmalar yürütüyor ve önemli belgeler topluyorlar. Başlıca yakındıkları konu bu çalışmaların değerlendirilmesi için gerekli metot ve kaynağa ulaşamamak. Belki de Anadolu’nun bu çağda kaderi böyle. Pek çok şehirde yerel araştırmacıların el yordamıyla gerçekleştirdiği tarih araştırmaları, folklor derlemeleri, gerekli metodolojiden ve edit-sınıflandırma aşamalarından yoksun kaldıkça giderek büyüyen ve içinden çıkılmaz hale gelen bilgi yığınları oluşuyor. İbrahim Ethem Bey’de bu çalışmanın başlarında Betamax kayıt kullandığını, sonra WHS ardında CD kayıt ortamlarına geçtiklerini şimdi ise HD gerektiğini söyleyerek bir süre sonra ilk kayıtlara ulaşmanın teknik olarak iyice zorlaşacağını anlatıyor. Öte yandan arşivleme aşamasında kendi hafızasının esas olduğu anlaşılıyor.

“Bir köye gidince muhtara çobanı soruyorum, nerede olduğunu öğrenip yanına gidiyorum, hem çalıp hem söyletiyorum. Türküleri sadece erkeklerden değil kadınlardan derlemeyi de önemsiyorum. Bu sayede hiç ummadığımız bir köyde daha önce rastlanmamış bir saz bulduk. İkili kargı ile yapılmış kadınlar tarafından kullanılan bir sazdı,” diyor.

İbrahim Ethem bey bunları anlatırken kapı açıldı içeri bir kadın girdi. Giyim kuşamından Yörük köylüsü olduğu anlaşılıyordu. İbrahim bey hemen doğrularak misafirini karşıladı ve bize de Ayşe Hanım diye tanıttı. Ayşe hanım dağların tepesinde 60 kilometre uzaktaki bir köyden geliyordu. Hastane için şehre inmişti, kocasının selamıyla birlikte bir torba dolusu nadide mantar getirmişti. Tezgahın karşısına buyur edilen Ayşe Hanıma ne içmek istediği sorulunca “neskafe” istedi. Kahvesi az sonra geldi ama ilk yudumdan sonra pek de hoşnut kalmadığını belli etti. Ben evde daha iyisini yaparım diye yarısını içip bıraktı. O gittikten sonra birileri İbrahim Bey’in kitaplarından almak için geldiler, bazıları türkü derlemelerinin yanında iki kutu fişek alıp gitti.

Biz çıkarken,

“Bu işlere candan bakan insan kalmadı Muğla’da, ileride olacağını dair bir emare de göremiyorum,” diye dertleniyordu İbrahim Ethem bey.

Anadolu’ya dağılmış bir edebiyatçılar ve müzisyenler ağının eskiden beri var olduğunu biliyorum. Bu toprakların binlerce yıllık sözlü kültürü yerel sanatçıların marifetiyle yaşıyor. Sanatçı taifesi şehirden şehre birbiriyle temas ederek yayılan bir ağ oluştursa bile sesleri kendi yaşam alanlarının ötesine pek ulaşamıyor. Yine de bu durum kıymetlerini azaltmıyor.

şairlerin şevkle hayatımızı inceltmeye çalıştıkları şehirlerden biri de Muğla. Burada kaldığım süre içinde şairinin ağzından şiir, derlemecisinin sazından türkü dinlemediğim bir tek gün geçmedi.

Şairlerinkine benzer bir ilişkilenmeyi modern zamanların sevilen meşgalelerinden biri olan fotoğraf sanatıyla uğraşanlar arasında da görüyoruz. Anadolu’da hiç bir şehir, hatta irice hiç bir kasaba yoktur ki fotoğraf sanatına meraklı birileri olmasın ve iyi kötü onun objektifinden çıkmış şehir fotoğrafları kamu kurumlarının yayınlarında, şehir tanıtımlarında görünmesin. Anadolu’da şairler ağından daha güçlü bir fotoğrafçılar ağı bulunduğunu söyleyebilirim. Deniz Aydemir’de Muğla’da fotoğrafla uğraşıyordu Fotoğrafçılar Derneği MUFSAD bünyesinde bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor ve şehrin kültür hayatına katkıda bulunuyorlardı. Fotoğraf çalışmalarından söz ederek Öğretmenevi’ne geçtik. Arka bahçede eğitimci yazar Hüseyin İlker Altunsoy ve Muğla Sanat Sevenler Derneği Başkanı Sadettin Özbek ile buluştuk.

 

KARABAĞLAR

 

Muğla’da günlük hayattan konuşurken söz bir yerde gelip Karabağlar’a dayanıyor.

“Muğla sahrası içi hep bu Kara Bağlardır. ‘Tamamı bu 11 bin bağdır’ diye sicile yazılıdır. Yaz günleri tüm Muğla şehri ve Ula şehri halkı bu bağlarda sekiz ay sakin olurlar,” diyen Evliya Çelebi’nin sözleri üstüne İlker Altunsoy masadaki kağıda ayrıntılı bir çizim yaparak Karabağlar’ı anlatmaya başladı. “Mart’ta Karabağlar’a göçülür tütün filizlendirilirdi. Tütün çiftçinin çocuğudur. Fidan olana kadar bakar, emek verir. Tütün parası cep harçlığı olur. Kışlık yiyecekler ise Karabağlar’da yetiştirilir,” derken çok yakın bir geçmişten söz ediyordu. Muğla’da 20-30yıl öncesine kadar Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği Karabağlar ekonomik ve sosyal dokusuyla birlikte yaşıyordu. Kapalı ekonominin sürdüğü 80’lere kadar her ailenin birkaç dönüm arazisi olduğunu, 50 dönüm toprağı olanların ağa sayıldığını, küçük atölyelerdeki üretimle kanaatkâr ekonominin hakim olduğunu anlatan Altunsoy, Karabağlar’ın sosyal ve kültürel yansımalarından söz ederken şunları söylüyordu:

“Tütün sadece ekonomik bir ürün değildi. Aynı zamanda sosyal ilişkileri organize ederdi. Topluca uğraşılırdı. Kendi kültürünü yaratmıştı. Gece gündüz çalışılırdı. Gece vakti kırılır, gün doğarken dizilir, komşular birbirine yardıma gider, imece kurulurdu. Bu sayede ilişkiler daha güçlenir, durumu kötü olanlar kollanırdı. Tütün bitince halk sudan çıkmış balık oldu. 90’lara doğru toplum bu özelliğini kaybetti,” diyor. Yaylanın bugünkü durumu konusunda ise toprakların ya boş bırakıldığını ya da ekonomik durumu iyi olanların villa yaptığını, yaylanın tatil yeri olduğunu anlatıyor.

Karabağlar Yaylası hakkında 2010 yılında bir kitap yayınlayan Dr. Ali Abbas Çınar ise “Karabağlar, kültür dokusu, toplumsal ilişkileri, turizm potansiyeli, SİT uygulamaları, çevre dokusu doğal hayatı bakımından ilgi görmüşse de bunun yeterli olduğunu söyleyemeyiz,” diyor. Karabağları’ın hâlâ şansı bulunduğunu, yapılaşmanın henüz yayılmadığını belirterek Muğla için Saburhane ne kadar önemliyse Karabağlar’da o kadar önemlidir,” diye sözlerine ekliyor.

Kültür Sanat Derneği Başkanı Sadettin Özbek’de konuya Karabağlar’dan girerek Evliya Çelebi’nin Karabağlar üzümü için söylediği övgü dolu sözleri hatırlatıyor:

“Ve 40 çeşit üzümü meşhurdur. Bütün üzüm ağaçları karaağaç, çınar, kavak, meşe ve erguvan ağaçlarına sarmaşıp çıkmıştır. Her ağaçtan onar yirmişer yük üzüm elde edilir. Gayet sulu üzümü olur. Diğer meyveler de ona göredir,” diyen Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği 40 çeşidi kendisinin de bildiğini ama bugüne gelene kadar 30 çeşidin yok olduğunu anlatıyor. Sadettin Özbek, o dönemde Pisi diye bilinen bugünkü Yeşilyurt’ta yetişen Beylerce üzümünün dillere destan olduğundan söz ediyor.

 

SİNEMA

 

Sinemalardan laf açılınca herkes çocukluğundaki yazlık sinemalardan, ilk seyrettiği filmlerden ve gençlik maceralarından bahsetmeye başladı. Sinemalar bütün dünyada topluca gerçekleştirilen bir izleme pratiği olarak yayılırken Anadolu’da bu furyadan nasibini almıştı. Her şehirde, kasabada sinema salonlarının yanı sıra yazlık sinemalar hatta köylere yaylalara ulaşan seyyar gösteriler hafızalarda hâlâ canlılığını koruyordu. O dönemde Muğla’da ona yakın sinema vardı. Karabağlar’a gelen seyyar sinemalar ise bez perdelerini kahvelere kurar, ses olmasın diye jeneratörü uzağa yerleştirir, gazoz kasalarından yapılan derme çatma banklara oturup film seyredilirdi. Zeybek ve Kulüp sinemaları şehrin en gösterişli salonlarıydı. Zeybek aynı adla devam ederken alışveriş merkezlerinde açılan iki sinema da ona eklenmişti.

Muğla’nın kültür kenti olmasını neye bağladığını ve bugüne kadar çok sayıda sanat insanı, şair yetiştirmesinin nedenlerinin ne olabileceğini sorduğumda bunun temellerini köklü Anadolu kültüründe aramak gerektiğini söyleyen Sadettin Özbek, bir çırpıda Neyzen Tevfik’in, Yükselecek Demirel’in adıyla birlikte, Mehmet Karabulut, Sevginaz İnal ve İbrahim Ergin’in de aralarında bulunduğu pek çok Muğlalı şair ve yazarın adını andı, kitaplarından söz etti, Nedim Çay, Hamdi Topçuoğlu, İbrahim Aygün, Selçuk İnanç, Şafak Ahmet Deniz’in çalışmalarını anlattı, hazırladıkları Muğlalı Yazarlar ve Şairler Antolojisi’nin kısa sürede tükendiğini hatırlattı.

Özcan Özgür’ün yazdığı “Gadın Molam” kitabını anlatırken “Gadın/kadın” nitelemesinin Muğla’da övgü anlamında kullanıldığını ve bunun çok eski Anadolu uygarlıklarına uzanan köklü bir kültürün devamı olduğunu söyleyerek, bir şiir okudu.

O sırada şehrin arka sokaklarında dolaşıyorduk. Aydınlıkta yürümeye başlamıştık fakat şiddetli bir esintiyle birlikte dağdan yuvarlanarak inen bir kara bulut gelip şehrin üstüne çökmüştü. Bir tek Yılancık Beli’nin üstüne ışık düşüyordu. Yürümeye devam ediyorduk, Sadettin tok sesiyle İbrahim Ergin’in Fenikeli Şair’ini okuyordu. “El kadar bulutta gizlenen fırtınayı bilen” şairin,

Ben bir avuç tozum

Savur göklere

Samanyolları yarat

Gövdemde set çek ölüme… diye giden uzun şiiri biterken yağmur başladığı gibi dindi. Yağcılar Hanı’nın yanından geçmiş şehrin içine yürüyorduk.

Ünal Türkeş ile görüşmek için Devrim Gazetesi’nin bürosuna gidecektim. 52 yıldır yayınlanan gazetenin bürosu Kurşunlu Caddesi’ndeydi. İçeri girdiğimde tam da olması gerektiği gibi karmakarışık bir haber merkezine düşmüştüm. Anadolu’daki yerel gazetelerin bürosunu görünce hangisi sadece ilan almak için çıkmaktadır, hangisi toplumsal bir ağırlığa ve kültürel bir derinliğe sahiptir hemen anlaşılır. “Devrim Gazetesi” şehrin sosyal hayatında önemli bir yer tutuyordu.

Genel Yayın Yönetmeni Ünal Türkeş bu günkü yazısını tamamlamıştı; sayfalar bağlanmış, makine dönmek üzereydi. Tam da gazetecinin derin soluk aldığı boşluktaydık.

Ünal Türkeş, Evliya Çelebi ve Muğla konusundaki yorumuna

“17. yüzyılda Yılancık Dağı’ndan gelen Evliya Çelebi’nin Muğla’sı ile bugünkü Muğla sosyolojik olarak aynı özellikleri taşıyor,” diye başladı.

Şehrin Milli Mücadeleye aktif olarak katıldığını, Çanakkale Savaşı’nda en çok şehit veren şehirlerden biri olduğunu. 2000’yılına kadar Muğla’da Rum ailelerin yaşadığını, Barutçu ailesi ile birlikte Dr. Mihail Barutçu’nun şehrin hafızasında değerli bir yeri olduğunu anlatıyordu.

Ünal Türkeş yazılarında Evliya Çelebi’ye çokça gönderme yapıyordu.

“Çelebi’nin geçtiği yollardan çok geçtim, uğradığı köylere defalarca gittim,” derken gazetenin yarınki baskısını getirdiler. Ünal Türkeş belli ki her gün tazelenen bir heyecanla sayfalara dalarken gazeteden ayrıldım.

Birkaç gündür akşamları Muğla Müzesi’nin önündeki tarihi meydanda Konakaltı Hanı’nın önündeki ferah alanda olmayı seviyorum. Yüz yıl önce Muğla’nın nabzı tam da bu meydanda atıyormuş. Konakaltı Han’a yeni işlev kazandırılmasıyla birlikte bu meydan ve çevresi de şehrin kültür merkezi olmuştu.

Alçak ve geniş avlu kapısından Han’a girdim. Kalabalıktı. Bir köşede resim sergisi açılmıştı, karşı tarafta bir folklor grubu çalışıyordu. Yan taraftaki salonda ise koro çalışması vardı.

Türkü derlemeleri yapan Ünal Türköz derleme geleneğinin 1920’lerde Hafız Sabri Türköz’e uzandığını belirterek,

“Muğla bir türkü kentidir. Bu türküler mânâ derinliğine sahiptir. Türkülerde Kütahya’dan gelenlerle Konya Karaman’dan gelenlerin etkisi görülür,” diyor. Türköz, 2000 yılında kurulan Musiki Derneği’nin genç katılımcı bulmakta zorluk çektiğini anlatıyor.

Folklor araştırmacısı ve halk dansları uzmanı Mehmet Ali Eren ise TRT repertuarında 200’den fazla Muğla türküsü bulunduğunu belirterek yakın tarihe kadar kapalı bir toplum olan Muğla’nın yerel kültürünü iyi koruduğunu anlatıyor. Eren,

“Muğlalılar da gurbetçilik olmadığı için gurbet türküsü de yoktur. Mesela ben mektup yazdığım zaman bile annem yadırgardı,” diyor. Bugünkü Muğla kültürünün tanımlarken,

“İnsan ilişkileri ve yaşam biçimi nedeniyle Bektaşi anlayışı hüküm sürer. Kimse kimseyi kendi kalıbına sokmaya çalışmaz. İnanca da, yaşam biçimine de saygı vardır,” diyor.

Konakaltı Kültür Merkezi’nin üst katında Haldun Taner’in “Günün Adamı” oyununun provası yapılıyordu. Yönetmen İlker Altunsoy son rötuşları yaparken oyuncular ertesi gün sahnelenecek oyunun heyecanını taşıyordu. Han’dan çıkıp Tahıl Pazarı’na doğru yürüdüm. Burası hafta sonu kalabalığıyla birlikte canlı çay bahçesi görünümündeydi. Bu eski pazarda içilen son çayla birlikte yolculuk vakti gelmişti.

 

 

Şehirde geçirdiğim günler boyunca sayısız Karabağlar hikayesi dinlemiştim. Muğlalılar’ın hafızasında bu kadar geniş bir yer tuttuğuna, hele Evliya Çelebi’de ballandırarak anlattığına göre Karabağlar’a gitmenin vaktiydi. Fakat bir endişem vardı. Oralar için Seyyah’ın,

“Bu Kara Bağların yollarına bir yabancı adam girse bir ağaç deryası içine girip selametle çıkamaz, hayretler içinde kalır. Zira hendek hendek yollarının birbirine benzerliği vardır. Bu bağ yollarında asla güneş yoktur, zira göklere yükselmiş uzun ağaçlardır. Yer yer yeşillikler sofalar üzerine dinlenme yerleri vardır,” dediğine bakılırsa pek de tekin bir yer olmasa gerekti.

Kaybolmak, yola çıkmanın şanındandır diyerek gözü karartıp arabayı sürdüm. Gerçi bu zamanda, bunca tabela, bunca işaret varken şehirden beş on kilometre ötedeki bir yaylanın yolunu bulmak işten bile değildi ama yazıyı çatarken bu bölüme heyecan katsın diye Çelebi’nin yukarıdaki sözlerini alıntılayıp bir tehlike atmosferi yaratmaya karar vermiştim. Yine de otelden çıkarken tarif aldım. Şehirden çıkarken mezarlık üstü gidip büyük tabelaları görene kadar devam edecektim. Öyle de yaptım ama nasıl olduysa bir anda kendimi Marmaris’e giden otobanda buluverdim. Yolu kaybetmiştim, geri dönebilmek için epeyce devam etmem gerekecekti. Ula yakınlarında bir geçit bulup döndüm, bu kez köy yollarına girerek tam ters istikametten Karabağlar’a yöneldim.

Buranın adı yayla ama yayla özellikleri taşıdığını söylemek pek mümkün değil. Daha doğrusu burası benim bildiğim yaylalardan değil. Bildiğimiz yaylalar yüksekte olur ki serin essin, ferahlık versin diye. Muğla’nın Karabağları rakım olarak şehirden daha aşağıdaydı.

Üstelik kaybolduktan sonra otoyoldan çıkarak saptığım köy yolları tam da Evliya Çelebi’nin dediği gibi ağaç deryası içindeydi. Dar, tozlu ve engebeliydi; iki yanımı kuşatan yemyeşil kalın örtü, yolun üstünü de kaplayarak ağaç tünelleri yaratmıştı. Böyle bir yolda gittim. Kenardaki bahçelerde çapa yapan birkaç kişiden tarif alıp Karabağlar’ın girişini doğrulttum.

Karşıma büyük bir tabela çıktı. Yolun tam çatal yaptığı yerdeydi. İki tarafı gösteren oklardan biri “Yayla Kahveleri” ni işaret ediyordu. Karabağlar’da bağ evleri, bahçeler kadar kahvelerin de namı almış yürümüştü. Evliya Çelebi’nin

Yer yer yeşillikler, sofalar üstünde dinlenme yerleri,” diye işaret ettiği ortamlar muhtemelen bu kahvelerin en eski halleriydi. Muğla’nın siyaset ve kültür dünyasında önemli bir yeri olan Erman Şahin bu kahveleri anlatırken Kadı Kahvesi, Vakıf Kahvesi, Cihanbeğendi Kahvesi Gökkıble Kahvesi, Bakkallar Kahvesi, Hacı Ahmet Kahvesi, Kozlu Kahvesi, Narlı Kahvesi, Kır Kahvesi, Elmalı Kahvesi, Tozı Kahvesi, Ayvalı Kahvesi, Keyfoturağı Kahvesi, Berberler Kahvesi diye bir dizi mekân sayıyordu. Her birinin özelliklerini ve kendine göre değerli yanlarıyla birlikte dillere destan olmuş anılarını yazıyordu.

Bu kahvelerin işlevlerinden söz eden Ali Abbas Çınar ise şunları söylüyor:

“Karabağlar Kahveleri, tarihi süreç içerisinde hem kentlinin, hem köylünün hem de göçebenin buluştuğu ana arter olmuştur.” Geçmiş yıllarda her kahvenin kendi müdavimleriyle kimlik bulduğunu belirtirken Karabağlar kahvelerinin kültür, eğlence, ticaret ve eğitim merkezleri olduğunu anlatıyor ve her kahveye bağlı olan bir restoran, bakkal, fırın ve mescit bulunduğunu söylüyor. Ali Abbas Çınar,

“Yine neredeyse her kahve dinlenme merkezi olduğu kadar eğlenme merkezidir. Bu kahvelerin her biri çok eski dönemlerden beri içki içme mekanıdır. Dinsel yapıyı kendi gelenekselliği içinde yaşayan Muğlalı, kahvenin bir yanını içkili mekan haline getirmiş, hemen beş metre yanını ise ibadethane olarak kullanma hoşgörüsü içinde olmuştur,” diyor.

Bu kahvelerden en namlısı Süpüroğlu Kahvesi diye bilinen yer. Kahve bugün de yoğun bir faaliyet içinde, ancak eski işlevini tamamen değiştirerek yepyeni bir mekân haline gelmiş.

Tabelaları izleyerek Süpüroğlu’na doğru giderken sık sık yoldan çıkıp arazileri birbirinden ayıran irimlerde araba sürmeye başladım. Sözlüklerin “dar geçit”, “ara sokak” diye açıkladığı “irim” Karabağlar’da ailelere ait arazileri birbirinden ayıran yeşillikler arasındaki daracık tarla yollarına verilen ad. İrimler içinde böyle arabayla geçmek yerine bir bisikletle döne dolaşa gezinmenin tadına doyulmaz. Ağaçlar çalılarla birleşerek dar yolun sadece iki yanını değil pek çok yerde üstünü de kapatmış, Bu sayede bitkilerden oluşan bir tünelde geziniyor insan.

Süpüroğlu Kahvesi’ne kadar irimlerden gittim. Geniş avlu kapısından ferah bir kır restoranına girdim. Buranın geçmişi çok eskilere uzanıyor. Bahçedeki altı çınardan dördünün en azından 500- 600 yaşında olduğu biliniyor. Diğer ikisi ise çok daha gençmiş, en fazla 250-300 yaşında oldukları söyleniyor.

Süpüroğlu Kahvesi’nde diğer kahvelerde olduğu gibi akçaağaç ihmal edilmemiş. Koyu gölgeler yapsın diye dikilen çınarların arasına en ufak esintide yapraklarından tabiatın en güzel melodileri dökülen akçaağaçlar dikilmiş.

Süpüroğlu’nun parlak günleri 1950 -1970 dönemine rastlıyor. Yağlı güreşler, hayvan mezatları, film gösterileriyle birlikte renkli bir hayat yaşanmış. Haftanın belli günlerinde gezgin zanaatkarlar ve çerçilerle zenginleşen pazarlar kurulmuş. 60’ların sonuna doğru Süpüroğlu parıltısını kaybetmeye başlamış. Bu yıllarda yayla hayatı da yavaş yavaş bitiyormuş.

Süpüroğlu Kahvesi uzun yıllar terkedilmiş. 2000’lerin başında onarılmaya başlamış. 2008 yılında tamamlanan tadilatın ardından bugünkü işlevini kazanarak Muğlalıların hafta sonlarını geçirmekten hoşlandığı geleneksel kahvelerden biri olarak çalışmaya başlamış.

O pazar günü de kahvaltıya gelmiş kalabalık gruplar çınarlardan sıyrılan güneş altında baharı karşılıyordu.

Ben de akçaağaç melodileri üstüme dökülürken çayımı içtim.

“Bu bağlar içinde paşalara mahsus bir bağ var ki sanki İrem Bağı’dır. Kısacası Osmanlı topraklarında benzeri ya Malatya’da Aspuzu veya Konya’da Meram ola. Orada 10 gün güzellikler seyredip tüm vilayet halkıyla vedalaşıp Kara Bağlardan kıble tarafına bağlar bahçeler içinde geçerek ve bir boş dağı aşıp sonra Ula Şehri içinden iki saat geçip, “ gider Evliya Çelebi…

Süpüroğlu Kahvesi’nden çıkarken Muğla’dan ayrılma vaktiydi Evliya Çelebi’nin bir başka şehrine doğru…

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm Turları

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s