KONYA

Yorum bırakın
Türkiye

Bu kadar katman sahibi, bunca mayalanmış, dem tutmuş bir şehri anlatmaya başlarken insanın önce zihnine bir çeki düzen vermesi gerekiyor ama ne mümkün…

Daima dikkat ederim; erbabının dilinden dökülmüş anlatılarda hikayenin kapısını açan o ilk cümlenin kuruluşundaki inceliği anlamaya çalışır, nasıl toparlandığını merak ederim…

Tıpkı seyyahın bir şehre yaklaşırken nereden nasıl gireceğini önemsemesi gibi, yazar da bir yeri anlatmaya başlarken ilk olarak seçeceği sözcükleri ve onları bir araya getiriş biçimini titizlikle kararlaştırır diye düşünürüm…

O nedenle Konya’yı yazmaya başlamadan önce yukarıdaki üç paragrafı oluşturan üç kırık cümleyle küçük bir hazırlık yapmış olmam hoş karşılanır umarım.

Çünkü aslına bakarsanız Konya bir velveledir, bir heyheyli deryadır ki ne bir bakışta kendini ele verir ne de insanı sinesine çekerek hâlini açık eder.

Hoş her şehir, her ülke, her deniz, her dağ böyledir. Çöllerde gezinen mecnunların, iklimlerden serhoş divanelerin, engel, sınır tanımaz seyyahların anlattıklarına bakmayın siz. Görüp yaşadıkları arasından yazıya döktükleri deryada katredir desem fazla bile söylemiş olurum. Çünkü onların ya kalemi gitmez hepsini söylemeye, ya dilleri yetmez.

Bozkırın başına gelmiş en muhteşem zamanları yaşamış Konya gibi şehirler ise anlatmaktan çok temas etmeyi gerektiren yerlerdir. Meşrebine göre bir yol tutturabilmek için gönlünü kılavuz belleyerek yordam peşine düşenlere ilham verir, kapı açarlar.

Lakin bütün bu söylediklerime rağmen değişmeden kalan ne vardır ki?.. Bin yılda birikmiş olanı kısa zamanda saçıp savuran hovardalıkları Konyalılar yakinen bildikleri için, dillere destan zenginliklerin, kulaç yetmez manevi derinliklerin, zamane hoyratlığına ancak bir yere kadar dayanabileceğini de bilirler…

Konya’yı yazmaya oturmuşken, işte bu cümlelerle ben böyle kanadı kırık bir kuş gibi bozkırda döne dolaşa çemberler çizerek lafa konacak bir yer aranırken, imdadıma sözünü süzüp de söyleyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın satırları yetişti.

“Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğunuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuk Sultanları’nın şehrinde bulursunuz.”

Anadolu’nun orta yerindeki Tetis Denizi’nin 1. Jeolojik zamanda ortadan kalkmasıyla oluşan Konya Ovası, hâlâ deniz dibi yaratıklarını orasında burasında saklıyor, zaman zaman çıkarıp gösteriyor. Tarlalarda kırlarda dolaşırken fosil bulmak Konyalılar’ın hayatında olağan sayılıyor.

Bozkır iklimi nedeniyle yıl boyu çok az yağış alması ve yazların sıcak geçmesi sayesinde Türkiye’nin en kaliteli buğdayı Konya Ovası’nda yetişiyor.

Bu eski denize gökyüzünden bir çırpıda inivermiştim, havaalanı servis otobüsünün penceresinden göz alabildiğine uzanan ovanın tekdüze manzarasını seyrederek gidiyordum. Alan şehre uzaktı, yol düzgün, hava berraktı. Arkamızda kalan üç çeyrekten sonra tramvay durakları başladı. Şehir içi ulaşımda uzun zamandan beri raylı sistem kullanılıyordu; vagonlar hayli yorgun görünmesine rağmen çok geçmeden fark edeceğim gibi gayet yarayışlı bir sistem kurulmuştu. Öte yandan şehrin büyümesine paralel olarak hatların uzamaması sıkça duyacağım yakınmalar arasında olacaktı.

Evliya Çelebi,

Bu büyük şehir Meram Dağı’nın doğu tarafında bir düz ovada kurulmuş olup İrem gibi Meram Dağı bu şehrin batı tarafında (…….)saat uzak mesafededir. Bu şehrin içinde ve dışında küçük ve büyük (……) ile örtülü güzel evler vardır.” diye şehri anlatmaya başlamadan önce uzunca bir Selçuklu tarihi kaydeder. Çünkü bu şehri anlatmanın da anlamanın da yollarından biri, bozkırda var olmuş ve iki yüz yıl gibi çok kısacık dirlik süresi içinde geniş bir coğrafyayı imar ederek nakışla bezemiş, sanatla zenginleştirmiş Selçuklu’dan geçer. Yollardan diğeri ise Evliya Çelebi’nin dilinden “derviş tekkelerinin anlatılması” faslında şöyle açılır:

“Bunlardan Hazret-i Sultan Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Tekkesi’dir ki anlatılmasında dil yetersiz kalır.”

Bu söylenenlere bir de yakın zamanlarda Konya ile ilgili çalışmalar yapan Prof.Dr. Michel Balivet’in değerlendirmesini eklersek nasıl bir yere geldiğimiz az çok anlaşılabilir:

“Konya, Eski Hellenistik İkonion, Romalıların İconium’u, Anadolu Selçukluları’nın Konyası… Dünyanın en eski şehirleşen bölgelerinden birinin merkezinde Konya… Öyle ki tarihin en antik sitelerinden birine sahip olma imtiyazına sahip olan Konya, İndus Vadisi’ni ve Ölü Deniz sahillerini paylaşmaktadır.”

Prof. Balivet’in sözünü ettiği İndus Vadisi, boydan boya birkaç kez geçtiğim muhteşem bir coğrafya, Ölü Deniz’in ise suyundan gözlerimin alev aldığı, çamurunda bedenimin dirildiği bir yeryüzü mucizesi. Yani hem tenimle, hem okuyup gördüklerimle her ikisinin de insanlık geçmişindeki yerini az çok kestirebiliyorum. Bu nedenle zaten Konya’nın Çatalhöyüğü ile İndus Vadisi’ni ve Ölü Deniz’i yan yana getirince nasıl geniş bir insanlık ailesine ait olduğumuzu ve yeryüzü maceramızın nasıl da ortak olduğunu hatırlıyorum, kendisine hak veriyorum. Ne de olsa burası eski bir denizdir, biz de denizde bir balıktan başka neyiz ki…

Gibi karmaşık düşünceler aklımdan geçerken havaalanı o güzel mimarisiyle şehrin nazarlıklarından biri gibi duran Konya Lisesi’ne geldi dayandı. Buraya kadar Ova’nın yeknesak görüntüsünü izlerken zaman zaman elimdeki notları karıştırmıştım. İnip yürüdüm. Her şehrin bir alameti farikası olur, Konya’nın ise birkaç taneydi. Ben Alaeddin Tepesi’ni istikamet tutup yürümeye başladım.

Gayet güzel düzenlenmiş ve bakımlı bir caddede gidiyordum, az sonra trafiğe kapalı yaya bölgesine girdim. Şehrin bu yeni kesiminde bulvar kafeleri, Dünya markalarının mağazaları, aydınlık vitrinli dükkanlar, büyük kırtasiyeciler, şık restoranlar ve ayaküstü atıştırma mekanları vardı. İstanbul’da, Maraş’ta dondurma, tatlı satan birer yerel işletmeyken Anadolu’da zincir haline gelmiş, yurt dışına açılmakta olan tatlıcılar şube açmışlardı.

Burası şehrin modern yüzü. Konya’yı oldum olası bisikletleriyle bilirim, o eski model çift kadrolu sağlam bisikletler bende nedense hep Konya ile özdeşleşmiştir. Mevsim nedeniyle mi bilmiyorum ama ortalıkta herhangi bir şehirdeki kadar bile bisiklet görünmüyordu. Biraz daha ilerleyince belediyenin kurduğu bir bisiklet istasyonuna rastladım. İsteyenler burada otomatik makinelerle yapılan basit bir işlem sonucu bisiklet kiralayabiliyor ve şehrin bir başka noktasındaki istasyonda bisikleti bırakabiliyordu. Uygulama yeni başlamıştı, başarılı olursa yaygınlaştırılması düşünülüyordu.

Düzgün döşenmiş yaya bölgesinde gruplar halinde gençler dolaşıyor, bebek arabasını sürerek sonbahar gezintisine çıkmış anneler geçiyor, şehir dışından gelmiş misafirlerini gezdirenler irili ufaklı gruplar halinde sonbaharın tadını çıkarıyorlardı. Bulvar kafeleri neredeyse doluydu ama belli ki Aleaddin Tepesi’ndeki çay bahçelerinin mevsimi geçmişti.

Ağır aksak geze dolaşa Şehrin merkezindeki Aleaddin Tepesi’ne varmıştım. Önünde bir tramvay hattı uzanıyor ve çevresinde orta halli bir cadde dolaşıyordu. Renkli tabelalarıyla birlikte vitrinlerin ışıklarını da yakmaya başlayan modern dükkanların arasında bir yapı ilişti gözüme, Kiliseydi. Konya’daki tek kilise Aziz Pavlus adına yapılmıştı. Oldukça gösterişli Gotik tarzdaki yapı 1910 yılında burada çalışan Fransız mühendis ve teknisyenlerle aileleri için yapılmıştı. Konya’ya yurt dışından gelen konukların ziyaret ettikleri mekân Aleaddin Tepesi’nin tam karşısındaydı.

ALEADDİN TEPESİ VE SELÇUKLU MİMARİSİ

Yamaca tırmanan basamaklardan tepeye çıkmaya başladım. Bir yanımda bu tarihi höyüğün eteklerine yerleşmiş beton tesis, tam tepesinde ise Evlendirme Dairesi bulunuyordu. Ağaçlar altında gönül açan çay bahçeleri serin akşam üstünde boştu. Yaz günlerinde şehrin merkezindeki soluk alma mekanı olan bu tepe adını şehrin banisi Aleaddin Keykubat’tan alıyor. Aynı adı taşıyan cami Anadolu Selçukluları döneminde şehrin en büyük camisiymiş. Bu gün de son derece ihtişamlı görünen yapının Evliya Çelebi zamanında iç kalede kaldığı için biraz gözden düştüğü anlaşılıyor. Çelebi bu camiyle birlikte tepeyi şöyle anlatıyor:

“Evvela iç kalede eski yapı Sultan I. Aleaddin Camii:” dedikten sonra ne yazık ki bir buçuk satır boşluk var seyahatnamede. Üstelik bütün ciltlerde çok sık tekrarlanan irili ufaklı bu boşluklar ne yazık ki güzel bir melodiyi radyoda yakalamış dinlerken olmadık yerlerde parazitle yayının kesilmesi gibi bir etki yaratıyor üstümde. Şöyle devam ediyor Evliya Çelebi:

“Diller ile anlatılmaz ve kalemlerle yazılmaz sanatlı bir camidir. Ancak iç kalede olduğundan cemaatten yoksundur. Bu iç kale bir yüksekçe yerde bulunup donanımlı ve mükemmel cebehanesi ve topları vardır.”

Camiin biraz ihmal edilmiş, pek de rağbet görmediği için sıkı sıkıya kapalı görünen kapısı Selçuklu mimarisinin ve bezemeciliğinin başyapıtlarından birine açılıyor. Caminin yapımı üç sultan devrinde ancak tamamlanmış. I. Rükneddin Mesud zamanında başlamış, II. Kılıçaslan devrinde sürmüş, nihayet Sultan I. Aleaddin Keykubad zamanında bitmiş ve 1221 yılında ibadete açılmış.

İlk yapıldığı zaman taş duvarlı ve ahşap hatıllar üstüne sıkıştırma toprak damlıymış. Çatı şimdi günümüz koşullarına uygun şekilde modern malzeme kullanılarak kapatılmış ancak içerden bakınca ahşap hatıllar yine görünüyor. Bu geniş yapının kubbe kullanılmadan örtülen çatısını taşıyan 41 sütun Bizans devri ve klasik dönem yapılarından devşirilmiş.

Selçuklu’nun taşı ve ahşabı dantel misali işlemedeki mahareti, caminin abanoz minberinde zirveye ulaşmış. Genellikle bu eserleri yapan ustaların adları bilinmez, çoğu usta, kendi tercihiyle ortaya çıkardıkları güzelliklerin kendi adlarıyla anılmasından haz etmez. Kendilerinin giderek silindiği ama yarattıklarının zaman geçtikçe daha fazla göz kamaştırdığı işler yapmak isterler. Yine de Aleaddin Camii’nin anıtsal minberini yapan ustanın Ahlatlı Mengum Berti nam sanatkar olduğunu biliyoruz. Ne mutlu bize ki 1255 yılında yaptığı abanoz minber bugüne gelebilmiş.

Lakin, ne yazık ki bu güne gelemeyen son derece önemli bir yapı ise, yakın dönem tanıklarının feryat figanı arasında yıkılıp gitmiş. Geriye, o debdebeli günlerin anısını taşısın diye bırakılmış yorgun bir sütun gibi duran, Selçuklu’nun ince beğenisi vicdanlarımızda çakılı kalsın diye bir başına tepenin eteklerinde yükselen yapı parçası kalmış. Adına Selçuklu Köşkü deniyor.

1935 yılında “Konya Köşkü” adıyla bir kitap yayınlanan ve bu yapıyı uzun süre yakından izleyerek üstünde çalışmalar yapan Friedrich Sarre,

“Anadolu Selçukluları’nın XII-XIII. yüzyıllarda yüksek bir sanat kültürüne durak yeri olan başkentleri Konya’daki sarayları geçen yüzyılın ilk yarısına kadar büyük kısmı ile mevcut kalabildikten sonra harabe haline gelmiştir. Bunun son bakiyesi olup köşk adıyla anılan, evvelce bir duvarla çevrilmiş bulunan binayı 1895’te henüz çökmemişken görmüş; dıştan muayene etmiş, yıkılmaya yüz tutmuş olması dolayısıyla içine girememişti. Bu da zamanla yıkılmış, uzun zamandan beri kendinden eser kalmamıştır,” diyor

Köşk, Selçuklu’nun ileri fikirli sultanı, mükemmel hat işlemelerle birlikte heykelleri ve kabartmaları da önemseyen Aleaddin Keykubad döneminde yapılmış. Yapıdan arta kalan küçük parça bugün yüksek bir beton çardak altına alınarak korunmaya çalışılıyor. Tam karşısında duran Karatay Medresesi ile birlikte, yeni başlayan çevre düzenlemesi kapsamında yaşatılmaya çalışılıyor. Aleaddin Tepesi’nin batı eteklerinde bulunan İnce Minare ise Selçuklu veziri Sahib Ata tarafından 1258-1279 tarihlerinde yaptırılmış Bina 1956’dan beri Selçuklu Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak kullanılıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Hakikatte Selçuk mimarisi çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. Bu binaların cephelerinde durmadan onun tesirlerini arar. Mektepten mektebe küçük madalyonlar, şemsler, yıldızlar, kornişler su yolları ve asıl kapı üstünde ışık ve gölge oyununu sağlayan iskalaktitler, iki yana fener gibi asılmış oymalı çıkıntılar, çiçek demetleri, firizler ve kordonlar, arabesk levhalar bu cephelerde yazıya pek az yer bırakır, bazen de onu ancak seçilebilen bir oyun haline getirir,” diyor.

Bu sözleri İnce Minare’nin cümle kapısına bakarak söylemiştir diye düşünüyorum. Sadece bu kapı değil, içeride sergilenen eserler de bu yorumu doğrulayacak nitelikte. Konya Kalesi’nden kalan yüksek kabartma rölyefler, geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapılar, pencere pervazları, ahşap oyma bezemeler, tavan göbekleri ve mezar şahideleriyle birlikte sandukalar birer sanat tarihi dersi gibi. Selçukluların simgesi olan çift başlı kartal ve köşk girişindeki kanatlı melek figürleri de Selçuklunun sanat anlayışını yansıtıyor.

İnce Minare, Aleaddin Camii, Selçuklu Köşkü ve Karatay Medresesi Aleaddin tepesinden geçen bir çapraz eksen üstünde yukarıdan aşağı doğru yer alıyor ve Selçuklu sanatındaki incelikleri bugünkü halleriyle bile yansıtıyorlar.

Tepenin kuzeyindeki Karatay Medresesi 1251 yılında II. Keykavus’un Emiri Celaleddin Karatay tarafından yaptırılmış. Yapı Osmanlı döneminde de Medrese olarak kullanılmış, XIX. Yüzyılın sonlarında terkedilmiş, 1955 yılında ise Çini Eserler Müzesi olarak açılmış.

Müzede Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubat-Abad Sarayı kalıntılarında bulunan Selçuklu ve Osmanlı dönemi çinileri ile alçı işlemeler sergileniyor. Ancak burası Selçuklu çiniciliğinin pırıltılarını görebilmek isteyenler için değil, gözlerinin önünde yıldızlar uçuşmasını, çizgilerin renklerle birlikte yarattığı geometrinin içinde kaybolup gitmeyi kaldırabilecek olanlar için önemli bir yer. Çünkü çini mozaik, bildiğimiz çini karo ya da çokgen levhalarla bir yüzeyi döşemekten çok farklı bir bezeme tekniği. Küçük küçük ve farklı renklerdeki çini parçalarının yapboz gibi birbirinin içine geçerek son derece girift desenler yarattığı bezeme işine deniyor. Bu sanat İran’da başlayan, Orta Asya’da olgunlaşan, Selçuklularda doruğa ulaşan sonra batıya doğru kayıp Magrip ve Endülüs’te başyapıtlar bırakan, bugünkü Fas’ta okulları ve atölyeleriyle zenginleşerek yaşamayı sürdüren bir ince sanat. İnceliklerini anlatmaya burada ne yer, ne de Evliya Çelebi’nin hep söylediği gibi “dil yeter.”

Yıllar öncesinden bildiğim bu eserleri ama en çok da Karatay Medresesi’ni tekrar görmüş olmaktan memnundum. Konya’da bulunduğum süre içinde neredeyse her gün bir sefer uğramaktan kendimi alıkoyamadığım Medrese, ortasına sere serpe uzanıp kubbesindeki nakışları, eyvanındaki işlemeleri doyasıya seyredeceğim ve kıvrımlarında hayaller kurarken birbirine dolanarak uzayıp giden figürlerde gezineceğim, tam bir köşeye yaklaşırken beliriveren alametlerden el alıp yeniden kendime geleceğim ilahi nakışların mekanıydı. Selçuklu’nun Karatay, İsfahan’ın Nakş-ı Cihan, Marakeş’in Bahia Sarayı ve Granada’nın efsanevi çini mozaikleri, hepsi birlikte insanlığın ruhuna hediye edilen bir büyük armağan olarak yaşıyor.

Şehre gelir gelmez Aleaddin Tepesi’ne ine çıka etrafı kolaçan ettikten sonra Karatay Medresesi’nde bir parti ruhumu doyurmuş, anılarımdaki Konya’nın yerli yerinde olduğunu görerek ferahlamıştım, artık gönül rahatlığıyla otele gidebilirdim.

İstikametim belliydi, doğuya doğru hiç kıvrılıp bükülmeden dümdüz giderek Aleaddin Tepesi’ni Mevlana makamına, Kubbe-i Hadra’ya bağlayan geniş bulvara çıktım. Şehrin orta halli otellerinden çoğu bu caddeye dizilmişti. Ben Mevlana Türbesine yakın olan birinde kalıyordum. Otele girince terasa çıkıp yeşil çinili konik kubbeye baktım, günün son ışıklarını yansıtıyordu.

MEVLANA

Sabah erkenden Mevlana Türbesine doğru yürüdüm. Türbenin ve yanındaki Cami ile birlikte külliyenin baktığı alanda kapsamlı bir düzenleme çalışması yapılıyordu. Yer yer kaldırımlar sökülmüş, toprak kazılmıştı. Akşamüstü atıştıran yağmurdan kalan su birikintileri inşaat alanına pençe pençe yayılmıştı. Konya’nın meşhur kırkikindilerinin mevsimi değildi ancak geldiğimden beri gökyüzü ha yağdı ha yağacak kasvetli bir koyulukla şehri örtüyordu.

Önündeki Selimiye Camii ile birlikte üç mütevazı kubbe, dikine yivli yeşil türbe gökyüzüne yaslanmıştı. Giriş kapısının yanındaki küçük yapıda ziyaretçilerin soluk alabileceği, istirahat edip susuzluk giderebileceği bir sebilhane yapılmıştı. Günün erken saatleri olduğu için içeride kimse yoktu. Dış kapıdan bilet alarak girdim, özenle düzenlenmiş ferah bir gül bahçesi içindeki döşeme yoldan Mevlana makamına doğru yürüdüm. Bir vakitler buralar Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesiyken Aleaddin Keykubat tarafından Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’e hediye edilmiş. Babasını gökkubbenin örttüğü bir türbeye defneden Mevlana da vefatından sonra aynı yere defnedilmiş. Tebrizli Mimar Bedreddin’in kabirler üstüne yaptığı “Kubbe-i Hadra” bugün de dünyadaki simgesel yapılardan biri olarak tanınıyor.

Burası Evliya Çelebi’nin,

“Bir ham mermer ile döşenmiş geniş ve büyük bir avlusu vardır. Toplam (…..)kapısı vardır. Bu avlunun dört tarafında pek çok sayıda gönlü yaralı derviş odaları vardır. Pencereleri etrafında olan bahçeye bakmaktadır,” dediği yere pek de geniş olmayan bir kapıdan giriliyor. Dervişan Kapısı’ndan.

Dış bahçede olduğu gibi burada da düzenleme çalışmaları yapılıyor. Bazı yapıların kaderi böyle galiba, Mevlana türbesinde de onarım ve düzenleme çalışmaları tamamlandığı günden beri bitmemiş. İşçiler, bahçıvanlar kordona alınmış alanlarda hummalı bir faaliyet içinde. Birkaç ay sonra Şeb-i Arus törenleri başlayacak ve Konya tam da kalbindeki bu makama binlerce insanı çekecek.

Çelebi’nin sözünü ettiği derviş hücreleri avluya girer girmez günümüz ziyaretçilerini ortama hazırlamak için ve bilgilendirmek amacıyla düzenlenmiş. Mevlevilere ve Mevleviliğe dair dokümanlar, dervişlerin giysileri, enstrümanları, ibadet gereçleri her bir odada tekke hayatını canlandırıyor. Avlunun Kuzey ve Batı tarafını kuşatan Derviş hücrelerinden sonra güney istikametinde Matbah bulunuyor.

Kuşkusuz külliyenin de tekkenin de önemli parçalarından biri Matbah ya da mutfak. Taliplerin ilk alındıkları yer burasıymış ve burada 1001 gün süren hizmet aynı zamanda bir adaba yatkınlığın ölçülmesi için de en uygun yer kabul edilirmiş. Bu sürenin bitiminde tekkeyle yolu ayrılacak olanların eşikteki terlikleri dışarı bakar şekilde konur, dergaha kabul edilecek olanların terlikleri ise içeri bakacak şekilde bırakılırmış. Ondan sonradır ki manaya doğru zorlu bir yolculuk başlarmış. Mutfaktaki mankenler ve o günlerin mutfak gereçleriyle birlikte bir tür canlandırma yapılmış. Tekkedeki maddi hayatın hemen bütün aşamalarını burada görebilmek mümkün.

Mutfaktan çıkarken tam karşımda Yavuz Sultan Selim’in 1512’de yaptırdığı şadırvan ile Şeb-i Aruz havuzu duruyordu. Karşıdaki avlu kapısına o sırada kalabalık bir grubun yaklaşmakta olduğunu gördüm. Bahçenin dışındaki geniş park alanına birkaç tur otobüsü yanaşmış, gruplar halindeki ziyaretçiler rehberleri eşliğinde külliyeyi gezmeye başlamıştı. Onlarla birlikte Mevlana’nın ve aile fertlerinin sandukaların bulunduğu, ayrıca semahanenin olduğu ana yapıya girdim.

“Nice padişahlar ve sultanlar bu kutlu türbeyi tamir etmiştir, ama 941 (1533-34) tarihinde Süleyman Han Bağdat fethine giderken 200 kese masraf koyup cennet benzeri Bağdat’ı feth edip gelince evvela Sultanu’l ulemâ ve oğlu Hazret’i Molla Hünkâr’ın sandukalarını altın işlemelere gömdürüp gümüş şebekeler, dört tarafında güzel yazılı Kur’an-ı Kerimler, gümüş aletler, gümüş şamdanlar, buhurdanlar, gülâbdanlar ve çerağlar ile bezemiş ve nice bin kıymetli kandiller ve sanatlı avizeler ile süslemiştir. Hazret-i Sultanu’l Ulemâ’nın sandukası hepsinden yüksek ve Molla Hünkâr’ın sandukası ondan alçak ve….” diye sanduka salonunu anlatan Evliya Çelebi’in sözlerine bugün eklenecek belki en önemli unsur, her şeyin tam da dediği gibi yerinde durmakta olduğudur.

Sandukaları çevreleyen gümüş parmaklık şebekeler ile yüksek sanat eseri şamdanlar hiç kuşkusuz yeşil örtüler altındaki devasa lahitlerin ihtişamını büyütüyor. İçeride geçirdiğim birkaç saat içinde o kadar çok kişi gelip gitmişti ki gökyüzünde yıldızlar gibi sürekli bir döngü içine girmiştik. İçeri giren herkes sandukaların yanı sıra yürüyerek tam Mevlana makamının karşısındaki semahaneye geçiyor, orada oyalandıktan sonra aynı şekilde çıkıyordu. Belli ki bu ziyaret akışı gün boyu sürüp gidecekti.

Ben çıkarken yeni gruplar girdi. Kapının önü kalabalıktı. Türbe önünde fotoğraf çektirenler, girişteki hediyelik eşya mağazasından alışveriş edenler, avludaki küçük kafede türbeyi seyrederek kahve içenlerle birlikte sabah girerken içinden geçtiğim tenhalık sona ermişti.

Çevrede çok sayıda hediyeli eşya dükkanları açılmış, irili ufaklı dönen derviş figürleri üretilerek satışa sunulmuştu. Mevlana Kültür Merkezi’ne doğru yürümeye başladım.

Yol Geniş bir bulvarda rahat kaldırımlara yaslanmış birkaç tane eski Konya evi kalmıştı. “Evliya Çelebi sokak” yazan tabelayı görünce yolu biraz uzatma pahasına saptım. Hacı Veis Camii’nden sonra boş bir arazinin ortasından geçen yol, gelip lüks bir Dünya markası otelin arka cephesine dayandı. Bu otel ile Mevlâna Kültür Merkezi karşı karşıyaydı.

Şeb-i Aruz törenlerinin gerçekleştirildiği, aynı zamanda araştırmaların yapıldığı, çeşitli etkinliklerin planlandığı merkez devasa bir yapıydı. Aslında külliye demek daha doğru olacak çünkü çok geniş bir alana yayılmış binalar ve açık alan düzenlemeleriyle birlikte özenli ve gösterişli bir tasarımın eseriydi.

Kültür Merkezinde günün bu erken saatlerinde sadece çalışanlar vardı. Yaklaşan etkinlikler için yoğun bir faaliyet sürüyordu. Her yıl Konya’ya törenleri izlemek için dünyanın dört bir tarafından gelen misafirler, devlet yöneticileri ve siyasi parti temsilcileriyle birlikte Konya’nın nabzı burada atıyordu.

 ÇARŞI

Çarşıya Selimiye Camii’nin karşısındaki sokaktan girdim. Bu cami, Mevlana’ya yakın konumuyla ve yakışan mimarisiyle Sultan II. Selim’in zamanında yapılmış. Bu camiyi yaptırmaya Şehzadeliği döneminde Konya Valisi iken karar veren II. Selim’in muradı sultan olduktan sonra 1570 yılında gerçekleşmiş. Camiin Mimar Sinan yapısı olduğu söylenmekle birlikte bu konuda kesin kanıtlara ulaşılamamış.

Eski şehrin bulunduğu bölgeye girdim.

Bir insan, atlarla ilgili sevgi temelli bir hassasiyet geliştirdiği zaman kokularını çok uzaktan almakla kalmıyor, onlara dair bir şeylerin varlığını da hissedebiliyor demek ki. Sadece bu kadarla kalsa neyse ama at koşumlarının da çekimine kapılmaya başlayınca biraz durup işin sonunun nereye varacağını düşünmem gerek sanırım.

Konya’nın çarşı içinden atlar çekileli çok olmuş. Köylerde hâlâ hayatın önemli bir desteği olan atlara şehir içinde yapacak iş kalmamış. O nedenle ortalıkta ne at ne de kokusu var. Yine de Kadınlar Pazarı’na doğru yolumda giderken hiç gerekmediği halde birisi kolumdan çekmiş gibi karşı kaldırıma geçtim. Çok değil beş on adım sonra enfes bir saraç atölyesinin önünde buluverdim kendimi. At koşumları olanca çekiciliğiyle içeride duruyordu. Girdim.

Saraç İhsan, Konya’nın eski ustalarındandı ancak son dönemde köylülerin at yerine motorlu araçları daha çok kullanmaya başlamasıyla birlikte farklı bir alanda üretim yapmaya başlamıştı. Şehirde gittikçe yayılan binicilik merakı ona yeni bir alan sağlamıştı. Eski işliğini yarış ve binek atları için uygun eyerler, koşum malzemeleri üreten bir atölyeye dönüştürmüştü. İhsan Digilli oğluyla birlikte çalışıyordu. Kendini yenilemeyi başaran saracın elinden çıkmış malzemeler Konya’daki binicilik kulüpleri kadar Anadolu’daki kulüp ve biniciler tarafından da aranıyordu.

Kadınlar Çarşısı’nı bulmam zor olmadı. Eski şehrin ferah bir köşesine yerleşmişti, hemen önündeki balıkçı tezgahları ve üç tarafını çeviren sokaklara taşan yiyecek dükkanlarıyla görülmeyecek gibi değildi. Burası oldukça büyük ve üstü kapalı bir çarşıydı. Taze sebze meyveyle birlikte bölgede üretilen dayanıklı yiyecekler ve en önemlisi zengin bir peynir çeşidi sunuluyordu. Küflü deri tulum peynirinin mevsimiydi. Gerektiği kadar olgunlaşmış halinin tadına doyum olmuyordu. Ayrıca taze ve dinlenmiş pek çok peynir çeşidi Konyalıların ağzını tatlandırıyordu. Esnaf işinin ehliydi, kaliteli mal ile diğerlerini birbirinden ayırmasını biliyordu.

Kadınlar Çarşısı’ndan çıkınca Aziziye Camii’ne doğru yürüdüm. Bu ilginç yapının yerinde bir zamanlar ünlü Bezirgânlar Hanı varmış. Cami ilk olarak XVII. yüzyılda yapılmış, 1867’de yanınca Sultan Aziz tarafından yeniden ve özellikle ilginç minareleriye gösterişli bir yapı olarak inşa ettirilmiş. Aziziye Camii tam da çarşının orta yerinde.

“Toplam 1900 sultan çarşısı dükkânları vardır. Nice yüz dükkanları baştan başa kârgir bakımlı yapılardır, ama bunlardan kârgir yapı demir kapılı kanatlar ile yapılmış mavi kurşun ile örtülü bedesteninde zengin tüccarlarda bütün dünyanın değerli eşyaları mevcuttur. Sipah pazarı, saraçhaneleri ve tahta kalesi bakımlı ve süslüdür,” diyen Evliya Çelebi’nin izinden girdiğim çarşıda bedesten yoktu, çarşı ekonomik varlığını iyi kötü sürdürürken üretim esaslı geleneksel dokusunu çoktan kaybetmişti.

Gerçi bu yeni bir durum değildi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da benzer bir manzarayla karşılaştığını biliyoruz. Moğol istilasına kadar, hatta XIII. yüzyıl sonuna kadar büyük bir refah içinde olduğunu belirttiği şehrin çarşısındaki ekonomik ve toplumsal ilişkilerden söz ederken şunları söylüyordu:

“Bu servet yalnız ticaretten gelmiyor, büyük bir zanaat da onu besliyordu. Yazık ki Konya çarşısı hakkında ancak delâletlerle fikir sahibiyiz. Eski Konya çarşısı bu devirde bütün Anadolu çarşıları gibi ahî idi,” diyor.

Çarşının sokaklarında epeyce dolaştım.

Ne Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği dokudan eser kalmıştı ne de Tanpınar’ın “delâletlerle fikir sahibi” olduğu yapıdan. Anadolu’nun pek çok eski kentindeki eski çarşılar gibi biraz kendi haline terkedilmişti, biraz merkez dışında yaşayanların ihtiyaçlarına yönelik hizmet veriyordu, kısıtlı bütçelere hitap eden ürünler satan bir çarşı olmuştu. Herhangi bir karakteristik özelliği bulunmadığı gibi, üretim yeteneğini kaybetmişti. Dünya pazarlarına koşut bir gelişmeyle Çin mallarının istilasına neredeyse teslim olmak üzereydi. Sadece kullanım eşyalarında değil, hatıra ve hediyelik mahiyetindeki süslemeye yönelik malların arasında da Çin işleri önemli bir yer tutuyordu.

Bu çarşının eski hayatiyetinden geriye sadece sokak isimleri kalmıştı ki bu sayede gerek âhilik geleneği, gerekse çarşının işlevi açısından nasıl yerleştiğini çıkarabilmek mümkündü.

Kapı Camii’ni merkez almak üzere çevresindeki sokak adlarını şimdi size sayınca ne demek istediğim anlaşılacak ve çarşının o eski hali de gözünüzde canlanacak sanırım: “Kaşıkçılar Sokak, Unkapanı Sokak, Balıkçılar Sokak, Dülgerler sokak, Fıçıcılar Sokak, Kömürcüler Sokak, Kebapçılar sokak, Kunduracılar Sokak, Kuyumcular ve Çıkrıkçılar Caddesi.

Hepsinin orta yerindeki Kapı Camii, birkaç bakımdan önemli. Uzun zamandır çarşının orta yerinde duruyor. Adını bir zamanlar Konya surlarının tam burada bulunan kapısından almış. Asıl adı İhsaiyye Camii. 1658 yılında Mevlâna’nın torunlarından Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmış.

Çarşı içinde gezinirken kerterizim bu cami. Gerçi Konya çarşısı bildiğim eski çarşıların labirentlerine benzemiyor ama yine de dükkanların arasına gerilmiş gölgeliklerden, yukarılara asılmış mostralıklardan dolayı insan yönünü kaybedebiliyor. İşte bu durumda Kapı Camii’nin yönünü doğrultunca gideceğim yere nasıl ulaşacağımı da çıkarabiliyorum.

Eski Çarşı’dan çıkınca gideceğim yer belliydi, yepyeni Rampalı Çarşı.

Valiliğe doğru yürüdüm. Şehrin merkezindeki bina Cumhuriyet’in hemen öncesinde yapılmış. “Milli Mimari” denilen tarzın bütün özelliklerini taşıyor. Ortası avlulu ve üç katlı, inşaat sırasında Konya surlarının en düzgün ve güzel taşları kullanılmış. Dört cephesi de açık olan Vallik binasının arkasından geçen yolu kullanarak Aleaddin Tepesi’ne doğru yürümeye başladım.

Son günlerde her akşamüstü menzilim bu çarşı. Rampalı Çarşı’yı ilk geldiğim gün bulmuştum.

O gün Aleaddin Tepesi ve çevresinde yaptığım yürüyüşten sonra, üstünde çalışabilmek için bir harita arıyordum. Şehir karmaşık değildi, tabelalar ve işaretler aradığım yeri kolayca bulmamı sağlıyordu ama aslına bir yere giderken daima yol üstünde birkaç kişiye danışmayı adet edinmiştim. Çünkü bu sayede hiç umulmadık bilgiler, beklenmedik yerler çıkıveriyordu karşıma. Ayrıca bir yerde oturup etrafı seyrederken arada bir haritaya bakıp sonrada işe yarayacak işaretler koymak, notlar almak iyi oluyordu.

İşte bu nedenle bir Konya haritası arıyorum. Ayrıca bir şehrin kendine gösterdiği özenin ölçülerinden biri de haritalardı; kendini ne kadar tanıdığının ve ne biçimde gösterdiğinin aracıydı. Doğru ve kullanışlı bir harita bulabilmek kadar haritayı kolayca bulabilmek de önemli. Konya da bir kaç yere sordum, büyük kitapçılardan birini tarif ettiler. Gittiğim Enis Kitabevi gerçekten büyüktü ve kırtasiye çeşitleriyle birlikte Türkçe literatürün geniş bir koleksiyonunu raflarında sergiliyordu. Ayrıca bir yayınevi vardı, ancak harita yoktu. Daha doğrusu daha önce ulaştığım, pek de işlevsel olmayan, reklama yönelik, iyi düzenlenmemiş, kroki ile harita arası yayınlar bulmuştum, biraz daha yakışanını arıyordum.

“Nerede bulurum?” diye sorunca

“Karşıdaki pasaja bak,” demişlerdi. “Rampalı çarşıya.”

Dışardan görünüşü her yerde rastladığımız kimliksiz iş hanlarından biri gibiydi. Plastik doğrama bir kapıdan giriliyordu. İtip girdim.

İçeri adım atar atmaz neye uğradığımı şaşırdım. Dört beş katlı yapı kitapçılarla doluydu. Ortasında bir merdiven dönüyor, merdivenin çevresinde ise rampalı bir koridor yukarı kadar çıkıyordu. Her katta kitapçılar, kırtasiye ve okul malzemesi satan dükkanlar vardı. Pasajda birkaç yayıneviyle müzik mağazası da bulunuyordu. Üstelik her sabah erkenden açılıyor, gece 22:00’ye kadar açık kalıyordu. İşte burası Konya’da kaldığım süre içinde en sık uğradığım yerlerden biri oldu. Her gelişte elim kolum dolu çıktım, bulduklarım sadece kitap değildi aynı zamanda adres ve randevu defterim de doluyordu.

Rampalı Çarşı’nın başlıca özelliği kitapçı ve yayınevlerini bir araya toplamasıydı. Öğrenciler ve okurlar aradığı yayını kolayca bulabiliyordu. Aynı zamanda Konya kültürünü ve tarihini araştıranlar, şehrin şairleri yazarları gazetecileri de ya çarşıda bir mekan sahibiydi ya da günaşırı mutlaka yolları buraya düşüyordu. Arkadaşlarıyla buluşmak, yeni yayınlara bakmak ya da bir kitap aramak için geliyorlardı. Hiç bir gerekçeleri yoksa bile öylesine bir çıkıp kitap kokusu almak için uğruyorlardı. Alışkanlık işte.

Rampalı Çarşı’nın kalabalığında Zeki Oğuz’u ararken haliyle ilk adres soracağım kişi çarşının çaycısıydı. Önüme düştü, üst kattaki “Çalı” ofisini gösterdi. Dükkandan bozma yayınevinin vitrininde Zeki Oğuz’un yayınlanmış araştırmaları, fotoğraf albümleri, kitaplar, Çalı’nın dağıtıma gidecek paketleri duruyordu. Büyütülerek duvarlara asılmış çok sayıda göçer fotoğrafı vardı.

Rampalı Çarşı’nın üst katları nispeten tenha. Zeki Oğuz’un da yayınevi ve çalışma ofisi burada. Zeki Oğuz Yörükler üstüne kapsamlı çalışmalar yapıyor ve bir grup genç yazarla birlikte Çalı adında bir kültür Sanat Dergisini yayınlıyor.

 GÖÇEBE KÜLTÜRÜ

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Selçuklu tarihini değerlendirirken göçebeliğin kökenleri hakkında anlattıkları, daha sonra Zeki Oğuz’dan dinleyeceklerimle birlikte bu güne bağlanacaktı. Tanpınar,

“Anadolu Türklerinin tarihi iki korkunç hadise arasında sıkışmış gibidir. Bunlardan birincisi Anadolu fatihi Kutalmışoğlu Sultan Süleyman’dan biraz sonra, 1097’de biraz da bu fethin Hristiyan aleminde tepkisi olarak başlayan Haçlılar seferidir. Bu seferlerin en tehlikelisi olan bu ilk seferde yeni beylik sadece ilk payitahtı olan İznik’i kaybetmez, fethedilen arazinin bir kısmını da elden çıkarır. Hatta başlangıçta Bizans İmparatorluğu bir çeşit satvet bile kazanır ve yeniden Anadolu içlerine sarkar. Ayrıca büyük merkezler etrafında başladığını tahmin ettiğimiz yerleşme hareketi de tabiatıyla durur. Anadolu’nun politika ve kültür tarihinde daima mühim rol oynayan göçebeliğin, o kadar uzun sürmesinde Moğol istilası kadar olmamakla beraber bu ilk Haçlılar seferinin ve onun serpintilerinin ve 1176 tarihindeki üçüncü Haçlı seferinin de payı olsa gerektir,” diyordu.

Zeki Oğuz ise,

“Yörükler asırlardır yerleşik hayata zorlanmış, iskâna tabi tutulmuşlar, köyler, beldeler kurmuşlar ama bir bölümünde o göçerlik ruhu hâlâ silinmemiş. Yayla tutkusu köreltilememiş. Yalnız devesi, kara çadırı ile yaylaya göçen Yörük sayısı azalmış. Develerin yerini son model kamyonlar, kamyonetler, kara kıl çadırların yerini küçük beton evler almış. Yaylaların çoğunda iki göz odadan oluşan evler var. Her şeye rağmen Yörükler yine göçüyor. İlk yaz gelinde yaylaların, güzde sahilin yolunu tutuyorlar. Köylere kasabalara yerleşmiş Yörüklere de göçmenin hasretliği düşüyor. Kimi senelerde senede bir kere Yörük şenliği düzenleyerek bu hasreti gidermeye çalışıyorlar.

Günümüzde 180-200 çadırlık bir göçer kitlesi kaldı. Devlet 2008 Ocak ayında yeniden faaliyete geçti kalan göçerleri de iskan etmek için.”

Zeki oğuz yaşantısının önemli bir kısmını Konya ve çevresindeki Yörüklere adamış. Onların peşinden ova yayla dolaşıyor, dertleriyle dertleniyor, sevinçlerini paylaşıyor, durup dilenmeden fotoğraflarını çekiyor ve Yörükleri yazıyor. “Yaylaların Özgür Çocukları Yörükler adlı kitabı kısa sürede ikinci baskı yapmış. Ofiste oturmuş Konya’nın bugününden söz ederken yakon geçmişe dair anılarını da anlatıyor.

Rampalı Çarşı’nın bulunduğu yerde eskiden Rum Mahallesi varmış. Çarşı yapıldıktan sonra uzun süre boş kalmış. Zeki Oğuz Rampalı Çarşıda ilk dükkan açan kitapçı olmuş, daha sonra arkası gelmiş. Şimdi burası canlı bir pazar olmuş. Çok satan bir kitabı bu çarşıda dörtte bir fiyata bulabilmek mümkünmüş.

Zeki Oğuz, köyde geçen çocukluğunu anlatırken ninelerinden pek çok masal dinlediğini, köye gelen masalcıların uzun destanlar anlattığını, daha sonra bunların hepsini Eflatun Cem Güney’de ve Oğuz Tansel’de okuduğunu hatırlıyor. Şehrin bilinen şairlerinden konuşuyoruz, Fevzi Halıcı, Mehmet Önder, Seyit Bezirci isimlerini sayıyor ve iyi şair olduklarından söz ediyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın annesinin eskiden hemen çarşını arkasındaki bir Konya evinde oturduğunu anlatıyor.

Konya’nın merkez kültürü, kent hayatı ve sanatı kadar köy ve göçebe kültürünün de çok önemli olduğunu belirten Oğuz, şehirde her ikisi konusunda da yeterli çalışma ve araştırmaların yapılmadığından yakınıyor.

Gerçi bu yakınma günümüzdeki durumu kapsamakla birlikte çok yeni değil. Çünkü Konya Sazı ve Türküleri adlı kitap yayınlanan Mehdi Halıcı şu tespiti yapıyor:

“Konya türkülerinin geçmiş dönemde notaya alınmaması ve sözlerinin yazılmaması nedeniyle pek çoğunun yitip gittiği inancındayız. Osmanlı, Muzaffer Saraç’ın da belirttiği gibi Anadolu halkının dili, kültürü ve müziğine sahip çıkmadı. Selçuklulardan sonra Anadolu tümüyle kültür ve müzik alanında tam bir karanlığa girdi. Anadolu’nun kültür alanında uyanışı kösteklendi. Türkülerimizin günümüzdeki kopukluğu bunun sonucudur.”

 SELÇUKLULARIN VE MEVLEVİLERİN İZİNDE

Konya’nın derin kültürünün ve yaşayan değerlerinin hak ettiği araştırmalar ve derlemelerden yoksun kaldığı tespiti şehrin konuştuğum aydınları tarafından dile getiriliyor.

Bu eksikliğin farkına varan, Konya’yı da aşarak Anadolu’yu tarayan, bununla yetinmeyip Dünya’ya açılan üç fotoğrafçı arkadaş başarılı projeler gerçekleştirmiş.

Mevlana Caddesi’ndeki küçük bir fotoğrafçı dükkanını işleten Ahmet Kuş ve Feyzi Şimşek, İbrahim Dıvarcı ile konuşuyoruz. Selçuklu’dan günümüze kalan izlerin peşine düşmüşler, yakın ve uzak coğrafyada yolculuklar yapmışlar, Kafkaslar’dan Yemen’e kadar giderek Selçuklulardan kalan izleri fotoğraflamış, albüm haline getirmişler. Benzer bir çalışmayı Mevlana ve Mevlevilik konusunda gerçekleştirmişler. Dünyadaki Mevlevilerin peşine düşüp fotoğraflamış ve tanıklıklarını belgelemişler.

Cadde üstündeki dükkanda konuşuyoruz, giren çıkan müşterilerin trafiğini görünce bu işler için nasıl zaman bulabildiklerini soruyorum. Hiç tereddüt etmeden esas cevabı veriyorlar,

“Bizim için aslolan fotoğraf aracılığıyla gerçekleştireceğimiz tanıklıklardır ve kültürel hafızaya yapacağımız katkılardır. Fotoğraf bunun için bize geniş imkanlar sağlıyor. Biz de kimi zaman dükkanı kapatarak, kimi zaman yakınlarımıza bırakarak bu imkanları değerlendiriyoruz” diyorlar.

Fotoğrafla ilgilerinin tarih ve sanata duydukları merakla bağlantılı olduğunu söyleyen Ahmet Kuş,

“Burası benim için bir Selçuklu şehridir,” diyor. Birçok yapının kaybedilmiş olmasına rağmen geriye kalanların bile nasıl bir sanat ve kültür evreni yarattığını göstermeye yeterli olduğunu söylüyor. Yaptıkları çalışma sayesinde Osmanlılara göre daha mütevazı görünen Selçukluların asıl parıltılarını İran, Azerbaycan ve Özbekistan’daki eserlerde gördüklerini belirtiyor, çini ahşap ve taş işçiliğindeki ustalıklarını anlatıyor.

“Bütün bunlara rağmen Konya’da bugünkü tarih korumacılığı konusunda büyük zaaflarımız var,” diyen Ahmet Kuş,

“Tarih korumacılığı gelişmesi gerekirken tam tersine zayıflıyor. Eski evler yıkılıyor yerine apartman blokları yapılıyor. Mesela Mevlana türbesinin arkasındaki Bey Sokak çok önemliydi ama onu kaybettik. Arada çeşmeler, camiler kalıyor ama evler yok,” diyor.

OTURAK

Konya’nın geleneksel “Oturak”ları konusunda bir kitabı yayınlanan ve Rampalı Çarşı’da kitapçılık yapan Mehmet Tahir Sakman, Konya’ya dışarıdan bakınca görülenler ile içeriden bakınca görülenler arasında büyük farklar olduğunu anlatarak söze başlıyor. Kitabevinin rampaya yakın tarafındaki kasanın arkasında oturuyoruz. Önümüzden gruplar halinde gençler geçiyor, okul kitapları arıyorlar, fiyatları soruyor, aynı kitabın daha ucuz olanını bulmaya çalışıyorlar. Çarşı kendi içinde böyle bir rekabet ortamı yaratmış demek. Ama her esnaf kendisinde olmayan kitabın hangi komşuda bulabileceğine dair yardımı esirgemiyor.

Tahir Sakman, Konya’nın Mevlana olmasaydı bu kadar tanınmayacağını, bozkır ortasındaki şehrin Mevlana ile güç kazandığını anlatıyor,

“Şehrin bunca yıl başkent olması sayesinde yerlilerde bir vakar görürsünüz,” Toprakla uğraşan Konyalılar derin bir kültürün mirasçısı olduklarının bilinciyle davranırlar. Bu durum şehir folkloruna, kültürüne sinmiştir. Aleaddin Tepesi’ne çıkıp etrafa bakın Anadolu tarihinin izler bulursunuz,” diyor. Bu durumun türkülere de yansıdığını belirterek kederli havaların pek fazla olmadığını, en dertli türkülerin bile göbek havası kıvamında icra edildiğini söylüyor.

“Dünden Bu Güne Konya Oturakları” adlı kitabı yayınlanan Tahir Sakman, bu çalışmasıyla birlikte, özellikle bilgi eksikliği nedeniyle oturak kültürünün üstünü örten sis perdesini ve bir tabuyu ortadan kaldırmak istediğini söylüyor. Oturak geleneğinin Anadolu’nun pek çok kentinde bulunduğunu, isim farklılıkları ve küçük şekil değişiklikleriyle pek çok yerde yapıldığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Konya oturakları, musiki meclisinin kurulduğu nezih ortamlardı. Kadın vardı elbette ama bu sayede ortam çok daha nezih hale geliyordu. Bu çok eski bir kültürün günümüze yansımasıydı. Konya türküleri Konya oturaklarında yaşamıştır.

Günümüzde yozlaşmış olan bizi bağlamıyor. Konya oturakları özünde cinsellik olmayan sohbet ve meşk esaslıydı,” diyor.

Konya’da türkü yakan çok sayıda kadın bulunduğunu, türkülerin kuşaktan kuşağa nakledilmesinde ninelerin önemini anlatıyor.

 ŞEHRİN YAZARI

Konya’da yerel basın günümüzde son derece etkili ve güçlü bir organ görünümünde. Gazete ve dergilerin yanı sıra çok sayıda radyo ve televizyon düzenli yayın yapıyor.

Konya Basın Tarihi adlı bir kitap yayınlayan Caner Arabacı Bünyamin Ayhan, Adem Demirsoy ve Hakan Aydın ise geçmişten bu güne basının durumunu değerlendirirken,

“Konya basın tarihi Konya’nın, daha da genellenirse Türk toplumunun gelişimi değişimi, dertleri, tasaları daha toptan bir ifadeyle kaderi ile bütünleşerek doğup, gelişip, hayatını sürdürerek günümüze kadar ulaşmıştır,” diyorlar. 1870’lerden yakın zamana kadar basında yaşanan değişim ve gelişimi irdeleyen araştırmacılar, “Gazeteleri dergileri ile Konya basını, bir açık düşünce meydanı olmuştur,” diye ekliyorlar.

Şehrin basın yayın hayatında önemli bir yer tutan, yayınladığı kitaplar, yaptığı araştırmalar ve yazdığı makalelerle Konya’nın saygın yazarlarından biri olan Seyit Küçükbezirci Şehrin giderek derinlere çekilen muhayyilesinin ortaya çıkarılması gerektiğini aksi takdirde Konya’nın “şehir” olmaktan çıkıp “yerleşke” haline geleceğini söylerken,

“Şehrin bir ruhu olması lazım, hafızası, muhayyilesi, hayali olması lazım,” diyor ve yıllardır kültürel derlemeler yapılmadığını, Üniversite’nin şehir hayatına daha fazla katkıda bulunması gerektiğini, şehirle ilgili akademik çalışmaların Konya basınında daha geniş yer alması gerektiğini anlatıyor.

Konya kültürünü tek kelimeyle “muhteşem” diye tanımlayan Küçükbezirci, bu kültürün insancıllığı, haram yememeyi, kötülük yapmamayı, sevecenliği ve benzeri erdemleri vazeden özünün, masallarda, türkülerde, deyişlerde yaşayarak kuşaktan kuşağa aktardığını ve 80-90 yaşına gelmiş okuma yazma bilmeyen kadınların olanca derinlikleriyle bu kültürün sürdürücüsü olduğunu söylüyor.

“Okuma yazma bilmezler ama 1000 yıllık Anadolu kültürünün masalını türküsünü bilirler,” diyor.

Özcan Yurdalan

Gazella Turizm Turları

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s